Akran zorbalığı travmatik bir deneyimdir
A

Dr. FEYZA BAYRAKTAR

@FeyzaBayraktar_

info@feyzabayraktar.com

Geçen hafta Zonguldak’ta engelli bir çocuğa akranları tarafından uygulanan zorbalığın görüntüleri, hem medyayı hem de sosyal medyayı salladı. Televizyon programlarına davet edilen uzmanlar bu konu üzerinde konuştu. Çocukluğumuzda birçoğumuzun maruz kaldığı ve hatırladığında tüylerinin ürperdiği, ne yazık ki hala da epey yaygın olmasına rağmen göz ardı edilen akran zorbalığı -kısa süreliğine de olsa- gündeme geldi.

Mesleki olarak özellikle yeme bozuklukları alanında çalıştığım için, danışanlarımdan çocukluklarında maruz kaldıkları akran zorbalığı deneyimlerini sık sık dinliyorum; yeme bozukluklarının sebeplerinden biri de çocukluk ve ergenlik döneminde maruz kalınan akran zorbalığıdır. Beden şekli ve kilo üzerinden yapılan eleştiriler, takılan lakaplar, uygunsuz şakalarla dalga geçme, yeme bozukluklarının oluşmasına zemin hazırlar. Bu sebeple de akran zorbalığının önlenmesi, mesleki olarak en önem verdiğim konular arasında sayılabilir.

Çocukluk dönemi travmatik deneyimleri denince akla her ne kadar ebeveynlerle ilgili anıların geldiği düşünülse de çocukluk ve ergenlik dönemlerinde günün büyük kısmının okulda geçirildiği göz önüne alınırsa travmatik anıların bir kısmının da okul duvarlarının arasına gizlenmesi mümkün. Okul, eğitim ve öğretim yuvasıdır ama o yuvadaki her birey aynı sevecenlikte olmayabilir. Duygusal şiddet, fiziksel şiddet gibi bedende iz bırakmadığı için insan bazen şiddete maruz kaldığının farkına bile varmayabilir. İşin kötüsü, duygusal şiddet görünmediği için, insanın ruhunda bıraktığı izler -çevre tarafından- kolayca görmezden gelinebilir.

Bir ilkokul anım: Sen bu çiçeği hak etmiyorsun!

Çocukluk dönemine ait travmatik bir deneyimini anlat deseler, aklıma -ilk olarak- ilkokul öğretmenimin bana çok öfkelendiği bir anda sergilediği davranışı gelir. Yaklaşık dokuz yaşındaydım, okullar arası bir bilgi yarışmasına katılmıştık. Her okuldan üç öğrenci seçilmişti, ben de seçilen çalışkan öğrenciler arasındaydım. Edebiyat, tarih ve coğrafya konularında başarılıydım. Bu alandan gelecek sorular konusunda öğretmenimiz daha çok bana güveniyordu. Yarışmaya beş okul katılıyordu. Bizim grup, diğer bir okulun grubuyla birincilik için kıyasıya mücadele etti. Artık yarışmanın sonuna gelmiştik ve son soru, yani kazanını belirleyecek soru, bir tarih sorusuydu. Osmanlı tarihinden gelen soru biraz yanıltıcıydı. Emin olmamakla birlikte cevabın, ‘II. Bayezid’ olduğunu düşünüyordum. Grubumdaki diğer arkadaşım ise ‘Fatih Sultan Mehmet‘ olduğunu iddia etti. Verilen süre içinde doğru cevabı bulmak için grup içinde tartışıyorduk. Arkadaşım kendi cevabında ısrar etti. Ben de ısrarcı davranabilirdim ama yapmadım. O an için hata yapmanın sorumluluğunu alamadım sanırım.  Derslerinde başarılı arkadaşıma güvenmeyi seçtim ve sonuçta onun doğru olduğunu düşündüğü cevabı verdik. Verdiğimiz cevap yanlıştı. Doğru cevap; ‘II. Bayezid‘ idi. Yani ben kendi düşüncemin arkasında durabilseydim, ısrarcı olabilseydim, yarışmayı biz kazanacaktık. Kendime engel olamadım ve ağlamaya başladım. Kaybetmenin üzüntüsünden çok, doğru bildiğimin arkasında duramadığım için ağlıyordum.

Yarışmayı organize eden kişiler, katılan her gruba birer buket çiçek verdi. Bizim grupta da çiçeği bana vermişlerdi. Elimde çiçek kendimi ancak sakinleştirebilmişken, öğretmenimiz öfkeli bakan gözlerle yanımıza geldi; çiçeği elimden aldı ve bana dönerek, “Sen hata yaptın, bu yüzden kaybettik. Bu soruyu bilmen gerekiyordu. Sen bu çiçeği hak etmiyorsun” dedi. Elimden aldığı çiçeği, “Aferin sen çok başarılı idin. Kendi bölümündeki bütün soruları doğru yanıtladın. Bu çiçeği sen hak ediyorsun” diyerek sorunun cevabını yanlış söyleyen arkadaşıma verdi.

Bizler dokuz yaşında ufacık çocuklardık. Ellerim bomboş, yeniden ağlamamak için kendimi zor tutarken, diğer okuldan bir öğrenci de bana bakıp, “Oh nasıl da yenildiniz ama…” dedi. Ben o günü hiç unutmadım.

Öğretmenimiz çoğunlukla bana iyi davranır, beni överdi. Üzerimde emeği var. Yani onun arkasından kötü konuşmak istemem ama o gün sergilediği tutum, özellikle de bir çocuk için yaralayıcıydı.

O günden beri sevdiğim her insana özel günlerde, bazen herhangi bir sebepten dolayı teşekkür etmem ya da özür dilemem gerekiyorsa çiçek alırım. Bana çiçek alınmasını da severim. Hatta bu yüzden eski kafalı olduğum bile söylenir.

Yaşadığımız travmatik deneyimler, her birimizde farklı izler bırakabiliyor. Seneler sonra ilkokul öğretmenimi ziyaret ettiğim zaman bu olayı ve o an hissettiklerimi anlattığımda, o bu olayı hatırlamadı ve o günkü tutumu için üzüldü.

Mesleğim gereği kendi hayatımdan anılar anlatmayı uygun görmesem de bu anıyı – hem zamanında öğretmenimle konuştuğum, kendisinden bu anıyı yeri gelirse anlatmaya dair izin aldığım için- hem de çocukluk dönemi travmatik deneyimlerin sadece anne-baba ilişkileriyle sınırlı kalmadığının, hayatımızda yer alan her kişinin yaşadığımız travmalarda etkisi olabileceğinin altını çizmek adına sizlerle de paylaşmak istedim. Her travma, ruhsal travmaya dönüşmez ama bize dokunur. Dolayısıyla, görmezden gelmemek gerek.

Travmatik bir deneyim

Birçok insan okul hayatında kendisini akran zorbalığı içinde bulabiliyor. Kişi, bazen zorbalığa uğrayan taraf olabileceği gibi, bazen zorbalık yapan grup içinde yer alan biri de olabiliyor. Özellikle ergenlik döneminde bir grubun parçası olmak önemli olduğu için grubun dışında bırakılmamak için zorbalığın bir parçası haline gelebiliyor.

İnsan ne melektir ne de şeytan. Dolayısıyla, ne kadar doğru davranmaya çalışsa da bazen istemeden de olsa diğer insanları yaralayabilir. Önemli olan bu hatasından olabildiğince çabuk dönmesi. Tabii bazı psikopatolojiler var ki barındıkları bünyede empati duygusunun yeşermesine izin vermez. Yürüdükleri yollarda şiddet aracılığıyla hakimiyet kurmaya çalışırlar. Bu şiddet bazen fiziksel, bazen duygusal olabilir. Onlar için zorbalık, istediğini elde etmek, güç göstermek, hakimiyet kurmak için bir araçtır. Bazılarının ise bildiği tek iletişim yöntemi budur.

Zorbalığa maruz kalan kişi, genellikle fazla arkadaşı olmayan, yani sosyal desteği fazla kuvvetli olmayan, sınır çizmekte ve hakkını savunmakta zorluk çeken bir kişi olur. Uğradığı zorbalığın onu yaraladığını gösterdikçe – çoğunlukla- uğradığı zorbalığın şiddeti artar. Akran zorbalığına maruz kalan kişi, genellikle bunu ebeveynlerine ya da öğretmenlerine söylemez; çünkü ona zorbalık yapanları şikayet ettiği ortaya çıkarsa daha fazla zorbalığa uğrayacağını düşünür ve bu yükü sessizce taşır. Zorbalığa maruz kalan kişi ileriki yıllarda zorbalık uygulayan bir kişi haline de dönüşebilir.

Akran zorbalığına maruz kalmak özdeğer problemi, depresyon, kaygı bozuklukları, uyku bozuklukları, yeme bozuklukları gibi birçok psikolojik probleme sebep olabileceği gibi intiharla bile sonuçlanabilir. Bu sebeple akran zorbalığını normalleştirmek çok yanlıştır. Yani; “Hepimiz yaşadık okuldayken…Hele bana neler yaptılar” gibi bir şey denmemeli. Akran zorbalığı travmatik bir deneyimdir ve her birey bu deneyimi hem benzer hem de farklı şekillerde yaşar. Sonuç olarak her şekli acıtır!

Ne yapmalı?

Çocukluk ve ergenlik dönemi travmaları, bir tek ebeveyn tutum ve davranışlarıyla sınırlandırılamaz ama akran zorbalığının önlenmesinde ebeveynlere önemli görevler düşer. Çocuğu, şiddet olan bir ailede büyütmemek, yani sevgi ve şefkatle büyütmek, empati becerilerini geliştirmesi için ona destek ve rol model olmak, sağlıklı sınırlar çizmeyi öğretmek, akran zorbalığı uyguladığına şahit olunursa mutlaka müdahale etmek ve uzman desteği almak, akran zorbalığının önlenmesi adına oldukça önemlidir.  Okullarda da akran zorbalığını önleyici çalışmalar mutlaka yapılmalı.

Akran zorbalığına maruz kalan çocuğun bu konuyla ilgili deneyimlerini, duygularını ifade etmesine izin vermek, onu dinlemek, sınır çizmeyi öğretmek ve tabii ki bir uzmanla görüşüp psikolojik destek almasına ön ayak olmak gerek.

Hemen hepimizin okul hayatında bazı kişilerle ilgili travmatik deneyimleri olmuştur ki ben birini sizlerle paylaştım zaten. Günümüzde her ne kadar öğretmenlerimiz çok daha bilinçli ve titiz davransa da hepimiz insanız ve istemeden de olsa hata yapabiliriz.

Öğretmenler ve yöneticiler özenli davransa bile bir çocuk ya da ergen için akranlarının tutum ve davranışları can acıtıcı olabilir. Çocukların ve ergenlerin günün büyük bölümünü okulda geçirdiği göz önünde bulundurulursa ve okulun sadece ders öğretilen bir yerden ibaret olmadığı dikkate alınırsa, çocukların okulda yaşadığı deneyimleri nasıl algıladığı ve nasıl tepki verdiği konusunda -hem okul çalışanlarının hem de ebeveynlerin- dikkatli olması gerekir. Çocukları hayatları boyunca yaşayabilecekleri bütün travmatik olaylardan koruyamayız ama durumu ve/veya hissettiklerini nasıl daha sağlıklı yönetebileceklerini öğretebiliriz.

Bir çocuğun elinden çiçeğini alırsanız, büyüdüğünde o da başkalarının elinden çiçeğini alabilir veya çiçeklerden nefret edip tüm dünyadaki çiçekleri yok etmeye çalışabilir ya da başka bir yöne evrilip tüm sevdiklerine çiçek vermek isteyen ve dünyanın bir çiçek bahçesine dönüşmesini hayal eden bir yetişkin haline gelebilir. Çocuğun yaşadığı acı deneyimlere rağmen ileride nasıl bir tutum sergileyeceğinde ebeveynlerin rolü büyüktür. Çocuklarınıza her şeyden önce, ilk önce sevebilmeyi öğretin!