CENK SİDAR
Suriye’de savaş dört yıldan beri şiddetini artırarak sürüyor. Bugüne kadar 250 bin Suriyeli hayatını kaybetti, milyonlarca insan evini ve ülkesini terk etti.
Türkiye’nin hemen yanı başında yaşananlar bir insanlık ayıbı. ABD başta olmak üzere Batı’nın bugüne kadar bu trajediye ilgisizliği sadece insani bir dram yaşatmadı, aynı zamanda IŞİD gibi yeni nesil terör örgütlerinin oluşabildiği büyük bir realpolitik vakum yarattı.
Oluşan bu vakum hem mezhepçi, hem de jeopolitik çatışmaların sürekli can aldığı, bölge dışından aktörlerin devlet çıkarları ekseninde taraf olduğu, sürekli karmaşıklaşan ve çözümü neredeyse imkansızlaşan bir kördüğüm haline geldi.
Bu kördüğümü fark eden ve bölgenin büyük bir felakete sürüklendiğinin farkında olan uluslararası camia sonunda meselenin çözümü için masaya oturma konusunda asgari müştereklerde anlaştı. Yeni barış görüşmeleri cuma günü Cenevre’de başlayacak ve altı ay sürecek.
Çözüm için bir araya gelinmesi bile umut verici
Çözüm için henüz net bir yol haritası olmasa da sadece tarafların çözüm için bir araya gelmesi bile umut verici bir gelişme. BM Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Mistura da gerçekçi bir yaklaşımla beklentileri dengeli tutmaya çalışıyor. 2012 ve 2014’te gene Cenevre’de gerçekleşen görüşmelerin başarısızlıkla sonuçlanması temkinli davranmak için başka bir neden. De Mistura sürecin ‘Cenevre-3‘ olarak adlandırılmasına da karşı çıkıyor, daha öncekilerle birlikte değerlendirilmesi gerektiğini iddia ediyor.
ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin muhalefete toplu olarak ‘Ya masaya oturursunuz ya da Amerikan desteğini kaybedersiniz’ restini çektiği iddia ediliyor. Rusya’nın da belirli şartları öne sürmesine rağmen herhangi bir boykot tehdidinde bulunmaması önemliydi. Hem ABD hem de Rusya’nın bu yapıcı tavrı bu sefer ‘çözüm galiba muhtemel‘ algısını doğurdu.
Türkiye bu sürecin neresinde?
Suriye krizinin başından beri iç siyasi hesaplar nedeniyle barışa yönelik yapıcı adımlar atmayan, Esad rejimiyle diyaloğu tümden restleşerek kesen, bölgede ne idüğü belirsiz gruplara silah yardımı yapan AKP hükümeti bugüne kadar Türkiye’nin bu çatışmadan hem siyasi hem de maddi olarak en fazla zarar gören taraf olduğunu hala idrak edememiş olacak ki Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Cenevre görüşmelerine PYD’nin katılması durumunda Türkiye’nin görüşmeleri boykot edeceğini söyledi. Türkiye’den başka boykot tehdidi yapan başka bir aktör olmadı.
Bu durum Türkiye için bir utanç kaynağıdır. Keza Kürtler olmadan çözümün mümkün olmayacağını CNN International’da Christiane Amanpour’a Başbakan Ahmet Davutoğlu şu cümlelerle kendi söyledi: “Biz Suriyeli Kürtleri masada istiyoruz. Kürtler olmadan masa tamamlanamaz.”
Aynı röportajın devamında da Davutoğlu “Biz terör örgütü olan PYD’nin masaya oturmasına karşıyız. PYD, sadece Türkiye’nin değil AB ve ABD’nin de terör örgütü kabul ettiği PKK’nın uzantısı” diyerek hem kendi kafasının hem de hükümetin kafasının ne denli karışık olduğunu ortaya koydu. Keza Suriye’de Kürtleri temsil eden başka bir siyasi yapılanma yok.
PYD Suriye’nin kuzeyinde önemli bir bölgeyi kontrol ediyor. Henüz PYD’nin davet edilip edilmediği konusunda çelişkili haberler olsa da PYD’nin davet edilmesi kadar normal bir durum yok. PYD gibi Türkmenlerin de bu sürece katılması çok önemli.
Madem PYD terörist bir örgüt Müslim neden Ankara’da ağırlandı?
PYD lideri sadece birkaç sene içinde birçok kez Ankara’da ağırlandı. Madem PYD terörist bir örgüt bu durumda AKP hükümeti Salih Müslim’i Ankara’da ağırlayarak bir teröriste yardım ve yataklık suçunda bulunmuş olmuyor mu?
Ayrıca PKK lideri Öcalan’la aynı masada aleni olarak oturduğunu gizlemeyen AKP hükümeti insani bir ideal için bile mi Cenevre’de PYD ile masada oturamıyor?
2013-2014 yıllarında AKP hükümeti gene Kürt savaşçıların Suriye’ye giriş-çıkış yapmalarına göz yumdu. IŞİD ile savaş yoğunlaşınca PYD’ye sunduğu lojistik kanallarını kapattı. Hükümet İncirlik’ten kalkan ABD savaş uçaklarının PYD’nin silahlı kolu YPG’ye yardım ettiğini çok iyi biliyordu.
PYD ve PKK’nın aynı siyasi damardan beslendiği yadsınamaz ancak içinde bulunduğumuz siyasi konjonktürde bir işbirliği içerisinde oldukları yahut PYD’nin Türkiye’ye direkt bir tehdit sunduğunu iddia etmek doğru olmaz.
Şimdi PYD terörist örgüt diye Cenevre görüşmelerine katılımını boykot etmeye çalışmak ne yaman bir çelişki! “PYD katılıyorsa IŞİD de katılmalı” diye açıklama yapmak da dışişlerimiz ve diplomasi geleneğimiz için ne büyük bir utanç! Utancı geçelim, Türkiye’de yakınlarını Ankara’daki IŞİD saldırısında kaybedenler için ne büyük bir acı!
Türkiye’ye maliyeti oldukça fazla olacak
Barış, diyalog, uzlaşı, medeniyetler arası diyalog, medeniyetler havzası, Batı-Doğu sentezi, kültürler arası köprü gibi soyut kavramlarla akademide kendine haklı-haksız bir yer edinen Davutoğlu’nun siyasi kariyerinde Suriye barış görüşmelerine ve diyaloğuna bile katılmayı reddeden bir hükümetin başı olması kendini bir iç muhasebeye davet eder mi bilemiyorum ama bu durumun Türkiye’ye maliyeti oldukça fazla olacak. Hem idealist hem realist dış politika açısından.
Hiç kuşku yok ki müzakerelerin başarısızlık ihtimali, başarı şansından daha fazla. Mesele oldukça karmaşık ve çözüm basit değil. Masanın etrafında oturanlar süreç boyunca defalarca restleşecek, masadan kalkacak, geri gelecek, anlaşacak, kavga edecekler! Fakat ilk hedefin ateşkes olması bile önemli bir tutum.
Ama o masanın kurulmuş olması bile barış ve insanlık için bir umut. AKP hükümeti PYD var diye bu masaya oturmazsa hem Türkiye’yi bir utanç çemberine sokmuş olacak, hem de jeopolitik olarak bölgede söz hakkına sahip olmayacak. Dış politika hatalarına bir yenisini ekleyecek.
Daha neredeyse 10 sene önce AKP, İsrail-Suriye arasındaki müzakerelerde arabuluculuk yapıyor, Afrika’da çatışma çözümü sunuyorum diye böbürleniyor, Ankara’da yabancı diplomatlar için çatışma çözümü seminerleri düzenliyordu. Şimdi yanı başındaki komşusu her gün cayır cayır yanarken, yüzbinlerce insan katledilirken bırakın masa kurmayı, masaya bile oturmayı reddediyor.
Normal zamanda olsaydık…
Normal bir zamanda yaşıyor olsak bu yazıyı ‘Türkiye ivedi olarak önce yapıcı, diyaloğa açık, laik ve demokratik kimliğinden beslenen bir dış politika anlayışına kavuşmalı ve bölgesel sorunların çözümüne liderlik yapmalı’ diye bitirirdim.
Ama normal bir dönemde değiliz. Kişisel siyasi çıkarlar ve yapılan yolsuzluklara karşı koyabilecek dokunulmazlık zırhının devamı için ülkenin hem içeride hem de dışarıda ateşe atıldığı bir dönemdeyiz.
İçeride sahip olmadığımız barış, demokrasi ve laikliğin yansıdığı bir dış politika bu siyasi anlayışla mümkün değil. İçerde mezhepçilik yapanların dışarıda yapmamasını beklemek gerçekçi değil. Kendi yurttaşlarının Silopi’de, Cizre’de, Sur’da evlerini boşaltmalarından vicdan azabı duymayanların, komşu ülke için kahrolmalarını ummak hayalperest bir yaklaşım.
Türkiye’de demokrasi tükenmiş, ülke savaş alanına dönmüş, laiklik ve özgürlükler çiğnenmiş bir durumda. Bu yüzden AKP iktidarda kaldığı ve muhalefet güçlenemediği sürece dış politikadaki ayıpları taşımaya devam edeceğiz.
Umarım bu iktidar gitmeden bizim güzel vatanımız için de Suriye için kurulan masalar gibi masalar kurulmaz, bu büyük acılar yaşanmaz. Maalesef bu iktidar ve zihniyet kaldıkça, Türkiye’nin savrulduğu felaket bu!