İMDAT ÖNER*
Floridalı Cumhuriyetçi Senatör Marco Rubio’nun geçtiğimiz hafta sonu şahsi Twitter hesabından paylaştığı, Libya’nın öldürülen eski lideri Muammer Kaddafi’ye ait fotoğraflar medyada büyük tepki topladı. Rubio, Kaddafi fotoğraflarıyla Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’ya üstü kapalı bir göndermede bulundu.
Sözkonusu fotoğraflar Trump yönetiminin Venezuela’ya askeri müdahale tartışmalarini da alevlendirdi. ABD’nin bu ülkeye yönelik politikası, geçmişten bu yana ya halkı insani kriz yasayan otoriter bir rejimi değiştirmek gibi ‘ulvi bir niyet’le ya da doğal kaynaklarını sömürmek için seçimle iktidara gelen iktidarı zorla indirmek istemek gibi ‘şeytani bir amaç’la açıklanageldi.
Bu yorumlar, ABD’nin Venezuela yönelik izlediği politikasınin arkasında yatan temel parametreleri anlamakta yeterli olamamakta. Bu parametreleri üç farklı perspektiften değerlendirebiliriz.
İlk olarak, Bati Yarımküre’deki güç dengesi tartışması, ABD’nin Venezuela politikasını sistemsel seviyede değerlendirmek için makul bir çerçeve sunmakta. ABD, uzun yıllar geniş diplomatik, finansal, ticari, askeri araçlar ve kurumlarla bu coğrafyadaki nüfuzunu sürdürmüştür. Monroe doktriniyle diğer sömürgeci devletlerin Bati Yarımküreye ilişmesine engel olan Washington, Soğuk Savaş dönemine girilmesiyle birlikte bu tutumunu devam ettirmiş ve bölgede iktidara gelen Sovyetlere yakın komünist rejimleri çeşitli darbe ve müdahalelerle indirmiştir. 1980’lerden itibaren Sovyetlerin yıkılışı ve neo-liberal küreselleşme süreciyle birlikte de, ABD bölgede tek güçlü aktör ve hegemon olarak hakimiyetini uzun bir süre sürdürebilmiştir.
Ancak ilerleyen dönemlerde, Rusya ve Çin gibi ‘revizyonist güçler’in de sahaya inmesiyle birlikte ABD’nin, bölge üzerindeki nüfuzunu kısmen kaybetmeye başladığı görülmüştür. Bu küresel güçlerin bugün Amerika’nın arka bahçesi olarak tanımlanan coğrafyada, askeri, ticari ve enerji alanında çaplı yatırım ve iş birlikleriyle güçlü bir nüfuz alanı kurmak istediği aksi iddia edilemez bir gerçek.
Bu tartışmaların yaşandığı bir dönemde, Venezuela krizi bölgedeki nüfuzunu ve ağırlığını tekrar kazanmak isteyen Washington için bulunmaz bir fırsat olmuştur. Trump yönetimi, Maduro yerine muhalefet lideri ve Ulusal Meclis Başkanı Juan Guadio’yu geçici başkan olarak tanıyarak Venezuela’da bir rejim değişikliğine kapı aralamış, aynı zamanda, bölgede eriyen nüfuzunu yeniden kazanmayı amaçlamıştır.
ABD’nin Venezuela siyasetini belirleyen etkenlerden bir diğeri ise iç politikayla ilgili beklentiler. Hatta bir adım daha ileri götürerek, Florida’daki seçimlerle ilgilidir diyebiliriz. Amerika’nın en kalabalık eyaletlerinden Florida nüfusunun yaklaşık dörtte birini Latin kökenli vatandaşlar oluşturmakta olup bu eyaletteki kayıtlı Latin seçmen sayısı da 2 milyonu asmış durumda. Florida’yı önemli kılan, hangi adayın çoğunluk oylarını alacağının önceden kestirilemediği swing (salıncak) eyaletlerden biri olması. Florida’daki seçimleri, George W. Bush 2000 yılında 537 oy, Başkan Trump 2016’da, 113 bin oy farkla kazanabilmiştir. Bu durumda, Florida’daki 1.2 milyon Kübalı ve 190 bin civarındaki Venezuelalı Amerikalının desteği, Trump yönetimi için daha da önemli hale gelmekte. Amerika’da yasayan Küba ve Venezuelalı seçmenler, Castro ve Chavez döneminde ülkelerinden kaçıp gelenlerden oluşmakta olup, bu ülkelerdeki iktidarlara karşı izolasyon, yaptırım ve rejim değişikliği politikalarını şiddetle desteklemekte.
Trump’ın geçtiğimiz günlerde Miami’de yaptığı konuşmasında Venezuela krizini, sosyalizm tartışmasına çekmesi yine iç politikayla alakalı bir gelişme. Geçtiğimiz Kasım ayında gerçeklesen ara dönem seçimlerinde, Cumhuriyetçi adaylar Florida’da, Demokratların sosyalizm yanlısı olduğu ve sosyalist bir devlet anlayışı getirmek istediği yönünde bir seçim propagandası yürütmüş ve bu propagandanın seçim sonuçları itibariyle başarılı olduğu görülmüştür. Bu çerçevede, Başkan Trump’ın, Bernie Sanders ve diğer progressive adaylar karşısında, Venezuela üzerinden başlattığı sosyalizm tartışmasını, 2020 seçimlerine bir ön hazırlık olarak okumak mümkün.
Son olarak, ABD’nin Venezuela politikasını kişiler üzerinden incelediğimizde, ilk karşımıza çıkan isim Twitter vakasıyla gündeme gelen Marco Rubio. Rubio’nun Venezuela konusunu uzun yıllardır çok yakından takip ettiği ve bu konuda Beyaz Saray’ı doğrudan etkilediği herkes tarafından bilinmekte. Rubio’nun özellikle Miami’deki Latin seçmenler arasındaki saygınlığı ve popülaritesinden ziyadesiyle memnun olan Trump, Floridalı senatörün Latin Amerika konusundaki önerilerini ivedilikle hayata geçirmekte tereddüt etmemekte.
Marco Rubio, Küba’da Castro rejiminin baskılarından kaçıp 1970’lerde Miami’ye yerleşen bir aileden gelmekte. Ailesinin yasadığı sorunların, kendisinde otoriter ve sosyalist rejimlere karşı belli hassasiyetler yarattığı muhakkak. Özellikle Küba’ya karşı izlediği siyasetin temelinde Castro yönetimine duyduğu şahsi kin ve öfkenin olduğunu söyleyebiliriz. Küba ile çok iyi ilişkilere sahip Venezuela’da Maduro ve Nikaragua’da Ortega yönetimleri de dolayısıyla Rubio’nun hedefindeki ülkeler arasında yer almakta.
Bu bağlamda, Rubio’nun şahsi hayat hikayesinin ve kişisel husumetinin, ABD’nin Küba, Venezuela ve Nikaragua ile ilişkilerine doğrudan ya da dolaylı olarak yansıdığı rahatlıkla görülebilmekte.
Görüldüğü üzere, Latin Amerika’daki nüfuz mücadelesi, iç politikadaki dinamikler ve Rubio gibi kilit isimlerin şahsi tutumları, ABD’nin bu ülkeye yönelik siyasetine önemli ölçüde yön vermekte.
Yalnız burada belirtilmesi gereken bir önemli husus da şu: ABD’nin ülkede yaşanan krizi, Maduro-Trump ya da ABD-Venezuela çatışması eksenine çekmesi, aslında uzun yıllardır dış müdahaleye karşı bölgesel mekanizmalar kurmaya çalışan Latin Amerika ülkelerini oldukça rahatsız etmekte. Ayni şekilde, Venezuela muhalefetinin ülke içinde birlikte hareket ederek başlattığı ve bölgedeki komşu ülkelerin de desteğiyle sürdürdüğü demokratik mücadelenin, yukarıda bahsi geçen iç siyaset konularına ve şahsi husumetlere kurban gitmesi bölge adına büyük bir kayıp olarak nitelendirilebilir. Bugün Venezuela muhalefetinin demokrasi mücadelesine şüpheyle yaklaşılmasındaki ana neden, ABD’nin Venezuela siyasetine doğrudan müdahil olarak, Soğuk Savaş yıllarındaki müdahaleci tavrını akıllara getirmesi. Bu çerçevede, ABD’nin önümüzdeki günlerde Venezuela’ya karşı izleyeceği politikalar, yalnızca iki ülke ilişkilerini ve siyasetini değil, Latin Amerika’da uzun suredir gerçekleştirilmeye çalışılan dış müdahaleden ve çatışmadan uzak bir bölge vizyonunu da doğrudan etkileyecek.
*Latin Amerika üzerine Florida International Üniversitesi’de doktora yapıyor. Aynı zamanda, Gordon Institute’de Venezuela üzerine siyasi analist olarak çalışıyor. Venezuela ile ilgili bir çok uluslararası dergide yayını bulunmakta.