
M. MURAT KUBİLAY
mmkubilay@gmail.com
Mart ayında Merkez Bankası (MB) başkanının değişimiyle birlikte hızlı ve ölçüsüz bir şekilde faiz indirimlerine geçileceği beklentisi oluşmuştu. Finansal istikrarın sarsılmasıyla bu beklenti yerini gecikmeli bir indirime bıraktı. Küresel emtia ve navlun fiyatlarındaki sert yükselişlerin ÜFE’deki etkisiyle faiz indiriminin miktarına dair beklentiler düşürüldü. ABD başta olmak üzere öncü merkez bankalarının piyasadaki likidite artışını yavaşlatacak tapering (varlık alımlarının azaltılması) süreçlerine küresel piyasaları özenle hazırlamaları neticesinde Türkiye piyasalarında da sert bir şok yaşanmadı. Yani umut edilen faiz indirimi yerine bir anda faiz artırımını zorunlu kılacak bir durum da oluşmadı. Hal böyleyken faiz politikası sessizleşti.
Paranın fiyatı kadar miktarı, yani piyasa likiditesi de önemli. Bu doğrultuda faizi indiremeyen MB’nin piyasaya çok para vermeyi deneyeceği ve buna kamu bankalarının kredi pompalamasıyla eşlik edeceği beklentisi oluşmuştu. Hatta bu bankaların sermaye artırımı haberleri de sıklaşmıştı. Ancak beklenen gerçekleşmedi; haftalık sıklıktaki verilerde kredi artışı yaşanmadı, beklenen enflasyon ve büyüme oranı toplamı kadar sınırlı kredi büyümesi gerçekleşti. Çünkü Mart 2018’de başlayan ekonomik kriz ve Mart 2020’de pandemiyle derinleşerek iktisadi buhran halini alan durum, hem geleceğe ilişkin tüketim ve yatırım kararlarında olumsuzluğa yol açtı, hem kamu finansmanını zorlaştırdı, hem de üstü hala örtülü batık kredileri artırdı. Haliyle para politikasının TL faiz ayağı sessiz kalırken TL likidite ayağı yalnızca batık kredileri yüzdürmeye ve kamu finansmanını sürdürmeye odaklandı.
Enkazın büyüklüğünü atlayanlar, ekonominin göründüğünden iyi olduğu varsayımıyla parasal genişleme, kamu harcaması ve faiz indirimi (hızlı ve ölçüsüz) bekleyip ardından baskın seçim öngördü. Fakat yapılandırmalarla zoraki döndürülen, BDDK’nın raporlama standartlarını geçici düşürmesiyle ötelenen batık krediler öyle büyük bir problem ki Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın alışılmış seçim öncesi ekonomi politikası hareketlerine imkân tanımıyor.
Sıra geldi para politikasının döviz kanadına. Döviz faizini tabii ki Türkiye belirleyemiyor. Gittikçe yaklaşan ABD’nin parasal genişlemeyi durdurma sürecinde ülke risk primi azaltılsa dahi yükselen ABD enflasyonundan ötürü daha fazla faiz ödemek olası. Döviz likiditesinde ara malı bağımlılığı ve düşük sermaye verimliliğinden ötürü, bir de turizm gelirlerinin bu yılda beklentinin altında kalmasıyla, 8,50 gibi yüksek dolar kuru seviyesine rağmen sıkıntılı durum sürüyor. Hal böyleyken ne IMF’den alınacak 6,5 milyar dolar heyecan uyandırıyor ne de Çin’le 6 milyar dolara çıkarılan ve Güney Kore’yle 2 milyar dolar hacmiyle başlatılan swap hatları haber etkisi yapıyor. Döviz likiditesi politikası öncellikle kamunun ve mümkünse özel bankaların dış finansman erişimlerine makul maliyetlerle devam edebilmesi gibi dar, fakat eski bakan Berat Albayrak döneminde tatmin edici bulunmayan kapsamda sürdürülebiliyor.
Özetle, yüzde 4’ü biraz aşan resmi batık kredilerin ötesinde sorunlu kredilerin bankadan bankaya yüzde 8-12 oranında değiştiği kanısı ve kamu ve özel sektörün döviz yükümlülüklerini ancak döndürebilme yetisiyle para politikası sessizliğe gömülüyor. Ancak TÜFE’de baz etkisiyle bir düşüş yaşanırsa sınırlı bir faiz indirimi mümkün oluyor ve en fazla nominal GSYH artışı kadar (kabaca enflasyon ve büyümenin toplamı) kredi hacmi artırılabiliyor. IMF ve diğer merkez bankalarından edinilen swaplar piyasaya satılamıyor, yalnızca kasanın boş olmadığı, yani ödemeler dengesi riski bulunmadığına yatırımcıları ikna etmek için sınırlı kullanılabiliyor.
Ekonomi, potansiyelinin sınırına varmış halde, yıllık potansiyel büyüme hızı yüzde 3-3,5’ten ancak geçtiğimiz yıldan kalan kadar (geçtiğimiz yılın büyüme oranı yüzde 1,8 idi) ek büyüyebiliyor. Üstüne çıkmak için yapılacak her hamle, kur ve faizlerde şok etkisi yaratabilir.
Hal böyleyken MB, BDDK ve Hazine mevcudun korunmasıyla yetiniyor; yüksek enflasyon ve işsizliğe karşı aktif politikalar uygulanamıyor ve geride kalan her ay iktidarın toplumdaki onay oranı düşük seyrediyor. Önümüzdeki üç ila dokuz ayın hikâyesi bu.
Olur da küresel piyasalarda bir şok yaşanırsa, bizim kıyılarımıza tsunami olarak ulaşır. Ya da olur da Erdoğan bu hafif ve devamlılık arz eden düşüşü geleneksel politikalarıyla durdurmaya kalkışırsa içeride deprem etkisi oluşturur. Bu uç senaryolar olmasa da ekonomideki tatsızlıkla AKP iktidarı gittikçe büzülüyor; bu süreci daha da kötüleştirmemek için para politikası sessizce izleniyor.