
MUSTAFA ALP DAĞISTANLI
mustdagistanli@gmail.com
Türkiye’de pek kimsenin üzerinde durmadığı, hiçkimsenin de önüne geçemediği bir doğa katliamı var: Devlet Su İşleri (DSİ) akarsuları boğuyor. DSİ bu işe ‘taşkın koruma tesisi‘ ve ‘dere ıslahı’ diyor. Biz ahali genel olarak ‘dere ıslahı’ olarak biliyoruz.
Akarsuların sahibi DSİ’nin resmi istatistikleri katliamın boyutunu gösteriyor: 8 bin 493 taşkın koruma tesisi inşa etmiş.
Pek çoğunuz ‘ıslah edilmiş’ ya da ‘taşkın koruma tesisi‘yle donatılmış dere görmüşsünüzdür. Farklı birkaç uygulama olmakla beraber, en çok rastlanan yöntem aşağıdaki fotoğraflardaki gibidir:


Bir dere sadece dere değildir
Geçen gün Arhavili Sevinç Alçiçek’in anlattığı hikayeyi siz de dinlemelisiniz. Sevinç, Lome (yeni, uyduruk adı Yolgeçen) köyünden. Köydeki kadınlardan biri şöyle dert yanmış: “Dereye duvar çekildi ya iyi de oldu, bahçemizi alıp duruyordu, ama yılanlar gelmeye başladı eve, su içmek için dereye inemediklerinden bizim bahçedeki çeşmeye dadandılar.”
Sadece bu hikaye bile bildiğimiz bir şeyi bir kez daha anlatıyor bize: Bir akarsu, sadece akan bir su değildir. Bir dere sadece dere değildir, etrafıdır. İçinde bulunduğu doğal ortamın ta kendisidir. Bir akarsu sayısını bilemeyeceğimiz kadar canlıya, bitkiye hayat verir. Derenin çevresiyle bağını kopardığınızda, suyu girilemez çıkılamaz bir kanala hapsettiğinizde, milyonlarca canlıya eziyet edersiniz, öldürürsünüz. Katliam denir buna. Ama DSİ bu katliamları önemsemiyor. Bakın, yine çok yaygın olan şu uygulama bunu kanıtlıyor.

Fotoğraf: Yusuf Yalçınkaya
Sadece Lomeli kadının anlattıkları bile DSİ’nin uygulamalarının katliam olduğunu kanıtlar. Doğayı dikkate almayan, doğayı korumayı öncelikli bir ilke haline getirmeyen bütün uygulamalar, katliama yol açar. İnsanı da korumaz; pek çok olayda (sel, toprak kayması, deprem…) gördük bunu.
DSİ’nin doğayı özen gösterilecek bir yaşam alanı, hatta sadece bir yaşam alanı olarak görmediğini yönetmelikleri, şartnameleri, uygulama ilkeleri, yöntemleri de söylüyor. Şu saydığım belgelerde ‘ekoloji‘, ‘ekosistem‘, ‘doğa koruma‘ gibi kavramlar neredeyse hiç geçmiyor. Benim bulabildiğim, ‘Misyonumuz‘ başlığı altında sadece şu var: “Ülkemiz su kaynaklarını bilim ve tekniğe uygun olarak kullanıma sunmak, su ve ilgili toprak kaynaklarımızın çevre duyarlılığı ve sürdürülebilirlik esasları dâhilinde geliştirilmesini sağlamak.”
İki yerde de ‘çevresel dokuya uyumlu ıslah’ deniyor.
Bir de şu: “Akarsu ıslahlarının çevre ile uyumlu olarak yapılması esas olup, uygun görülen yerlerde rekreasyon alanları ile bütünleşik olarak yapılır.”
Alın size bu ilkelere uygun yapılmış bir taşkın koruma tesisi:

Derenin aynı bölümünün önceki haline de bir bakın da DSİ’nin doğaya, çevreye uygun işler yapıp yapmadığına kendiniz karar verin:

Dünyadaki iyi uygulamalara, örneklere bakmak öğretici. Avrupa Birliği’nin, ABD’nin, Avustralya’nın bu konuyla ilgili metinlerinde görürsünüz ki doğayı korumak, doğayla uyumlu uygulamalar geliştirmek, biyolojik çeşitliliği, canlı varlığını, yaban hayatı, ekosistemi gözetmek en ön sıradadır. Her fırsatta bunları vurgularlar.
Peki, DSİ bunları önemsemiyor da selleri, taşkınları, bu taşkın koruma uygulamalarıyla önleyebiliyor mu? Hayır. Bir hatırlatma fotoğrafı koyalım:

Öncelik derelere dokunmamak olmalı
İyi dünya örneklerinin hepsi ilk adımda şunu söylüyor: “Taşkınları önlemek diye bir şey söz konusu değil. Ne yaparsanız yapın taşkın olacak. Milyonlarca yıldır oluyor.” Dolayısıyla, ‘doğal afetlere karşı savunmacı yaklaşım yerine, riski yönetme ve sellerle yaşama, yaşayabilme anlayışıyla davranmalıyız‘.
Çünkü taşkınları önleme iddiası, depremi önleme iddiası kadar komik, saçma. Yağmur yağmasını önlemek kadar akıldışı, doğadışı. Patladığında lavlarını akıtmasını önlemek için yanardağların ağzını tıkamak kadar gülünç. Yapılabilecek şey, taşkınların zararını hafifletmeye çalışmak. Bu da DSİ’nin yaptığı gibi mühendislik yöntemleriyle, inşaatla, akarsuları hapsetmekle mümkün değil. Bu iyi uygulamaların dayandığı bilim şunu söylüyor: Öncelik, derelere dokunmamak olmalı.
DSİ köhnemiş, iflas etmiş, zarar verici uygulamalarda ısrar ediyor. Dünyanın terk ettiği yöntemler bunlar. Dereleri kanallar içine hapsederek suyun hızla akıp gitmesini sağlayarak, taşkınların önüne geçmeyi öngörüyor. Sudan kurtulma zihniyeti hakim DSİ’de. Halbuki, bu yöntemler taşkınları bir dereceye kadar önleyebilir olsa da aşırı yağışlarda işe yaramıyor. Bu yapılar iflas ediyor, o muazzam su kütlesi bu duvarları aşıyor ve daha da büyük zararlara, kayıplara yol açıyor. Son yıllarda tanık olduğumuz taşkınlarda bu feci sonuçları yaşadık. Bu yapıları giderek daha da güçlendirmek, dereyi kuşatan duvarları daha da yükseltmek bu mühendislik yapılarının zaafını ortadan kaldırmıyor. Üstelik maliyet giderek artıyor, pahalı bir yöntem bu.
Avrupa Nehir Restorasyon Merkezi, dünyadaki başka iyi uygulamaların da gösterdiği ve söylediği gibi, özellikle akarsuların üst kesimlerindeki bu mühendislik uygulamalarının alt kesimlere muazzam miktarda suyu muazzam bir hızla boca edeceğini, bunun yaratacağı tehlikenin önüne geçme gayretiyle, yumurta-tavuk misali, daha fazla mühendislik işlerine girişileceğini belirtiyor.
Aşırı ve dengesiz yağışlar artacak
Meselenin bir de iklim değişikliği boyutu var ki, konuyla ilgili bütün kurumların ve bilimin dikkat çektiği gibi, aşırı ve dengesiz yağışlar artacak. Özellikle Karadenizliler, hele Doğu Karadenizliler bunu çok iyi biliyor. Doğu Karadeniz, Türkiye’nin en çok yağış alan yeri. Eskiden yağmur başladı mı bir hafta, 10 gün devam ederdi. Şimdi böyle yağmurlara pek rastlanmıyor. Onun yerine, kısa sürede akıl almaz şiddette yağmur yağıyor. 2015’te, 13 kişinin öldüğü Hopa selinde, odamın penceresinden aşağıdaki derenin yarım saat, bilemediniz bir saat içinde nasıl hızla yükseldiğini, DSİ’nin taşkını önlemek için yaptığı duvarları nasıl aştığını seyretmiştim. Hopa’nın ‘ıslah edilmiş‘ büyük küçük bütün dereleri bu haldeydi.
Sadece Avrupa’nın değil, ABD’nin, Avustralya’nın akarsularla, taşkınlarla ilgili kurumları DSİ’nin uygulamalarının işe yaramadığını, yeni bir yaklaşıma, çözüme ihtiyaç duyulduğunu vurgulayıp duruyor. Ben burada asıl olarak Avrupa Nehir Restorasyon Merkezi’nin kılavuzundan aktarıyorum bilgileri. Türkiye, hem Avrupa Birliği’ne katılmak istediği için hem de zaten Avrupa’da olduğu için.
Ayrıca, Avrupa’nın en çok zarar gördüğü doğal afet seller (Dünya genelinde de seller birinci sırada). 1998-2009 arasında 213 büyük sel yaşamış Avrupa; 1126 kişi ölmüş, 500 bin kişi yerini yurdunu değiştirmek zorunda kalmış, seller 52 milyar avroluk zarara yol açmış. DSİ’nin yaptıklarına benzer yapılarla taşkınları önlemeye çalışan Avrupa, işte bütün bunlardan sonra taşkın riski yönetiminde ve nehir restorasyonunda kökten değişikliğe gitmiş, gayet zengin bir bilgi birikimi oluşturmuş, bu birikimi de herkese açmış. Türkiye de bu bilgilerin, bilimin ışığında hareket etmeli, bu yeni yaklaşımın izinden gitmeli.
Peki nedir bu yeni yaklaşım?
Doğayla uyumlu taşkın koruma
Nehirlerle etrafındaki topraklar arasındaki etkileşim üzerine bilgi arttıkça, anlayış geliştikçe doğaya karşı değil de doğayla birlikte iş gören çözümlerin her zamankinden daha önemli hale geldiğini görmüşler. Buradan çıkardıkları sonuç şu: “Taşkın riski yönetimi, doğa korumayla ve dere restorasyonla el ele gidebilir, gitmelidir ve bundan hem insanlar hem doğa yararlanır. Eski taşkın tedbirleri, suların miktarını ve kalitesini, biyolojik çeşitlilik bakımından zengin alanları olumsuz etkiliyor.“
Akarsuların kenarlarına duvar çekmek ne demek, çekilen duvarları yıkıyorlar, dereleri eski haline getiriyorlar, ‘restorasyon‘ buna deniyor. Böylelikle akarsuların etraflarındaki topraklarla, taşkın yataklarıyla ilişkisini yeniden kuruyorlar.
İnşaata dayalı tedbirlerin özellikle insanların sağlığı ve güvenliği, mülklerin korunması bakımından önemli bir unsur olmayı sürdüreceğini teslim ediyorlar. Fakat bunların sahte bir güvenlik duygusu yaratabileceğini, sellere karşı mutlak bir korunmanın imkansız olduğunu da hatırlatıyorlar. Tabii sözünü ettikleri inşaat tedbirleri dereleri kanala çevirmek, betona boğmak değil.
Akarsu yatağına dokunmak, değiştirmek neredeyse ölümcül bir hata olduğu için, daha önce yaptıklarını yıkıp derelerin özgürce akmasının önünü açıyorlar, yeniden menderes yapıyorlar, yani kıvrımlı akmasını sağlıyorlar. Hollanda’nın yürüttüğü restorasyon uygulamasının adı yeterince açıklayıcı: ‘Derelere yer açın.‘
Taşkınları önlemede en önemli şey, derelerin milyonlarca yılda oluşturduğu taşkın yataklarıdır. Yağışla dereler yükseldi mi, işte bu taşkın yataklarına ve komşu sulak alanlara yayılır. İş, dereye komşu alanların su tutma kapasitesini arttırmaktır. Bu bölgeler suyu tutar, toprak suyun bir kısmını emer sünger gibi. Derelere yer açmakla yetinmeyip, taşkın yataklarını ve akarsu kenarlarını ağaçlandırıyorlar. Bütün bunlar suyun akış hızını da kesiyor çünkü, toprağı tutuyor.
İşte iyi bir taşkın yatağı:

İşte buna, taşkın yatağını korumaya ya da yeniden oluşturmaya, ‘doğaya uyumlu taşkın koruma’ deniyor. Toprak suyu geçici olarak depoluyor, tutuyor, bu arada bir kısmını emiyor, böylece yeraltı suyunu da besliyor, böylece nehrin alt kısımlarında sel baskısını azaltıyor.
Ayrıca yeni taşkın yatakları, akarsuyun taşan sularıyla dolacak göletler, parklar yapıyorlar. Böylece taşkın sularının büyük bir hızla ve büyük miktarlarda alt kesimlere hücum etmesini önlemiş oluyorlar. Taşkın olmadığı zamanlarda bu parklardan yararlanıyorlar.
İşte bir örnek:

Aşırı yağışlarda park işte şu hali alıyor:

Sellerin tek sebebi derelerin taşması değildir
DSİ bütün sellerin günahını akarsulara yüklüyor ama sellerin tek sebebi derelerin taşması değildir. Özellikle kentsel alanlarda aşırı yağmurlar seller yaratır. Çünkü her yer betondur, suyu emecek toprak yoktur, drenaj sistemi uygun değildir, mazgallar yetersizdir… Dolayısıyla kentlerin kurulumunda yapılacak iyileştirmeler, sellerin de önüne geçebilir, en azından etkilerini azaltır.
Bütün bu tedbirler suyun kalitesini, insanların hayat kalitesini arttırıyor, biyolojik çeşitliliği de geliştiriyor. Böyle bütüncül bir yaklaşım bir ‘yeşil ekonomi’nin gelişmesine de önayak olabilir.
DSİ, sürdürülebilirlik ilkesine göre hareket ettiğini söylüyor bir yerde, ama uygulamaları sürdürülebilir değil. Nitekim Avrupa, 100-150 yıl boyunca yaptıklarından kullandığı bu yöntemleri sürdürülebilir olmadığı, bilime dayanmadığı için bıraktı. Ama DSİ bu katliam politikasında ısrarlı.
Avrupa’ya güvenmediniz de ‘yerli-milli‘ bir bilimsel otorite arıyorsanız, alın size TÜBİTAK. Bu politikanın bilime dayanmadığını, sürdürülebilir olmadığını TÜBİTAK da söylüyor.
Tarım ve Orman Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü, TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi’ne Gediz Nehir Havza Yönetim Planı hazırlattı. Çalışma, Türkiye’nin en kirli ikinci nehri olan Gediz’in temizlenmesini hedefliyordu. TÜBİTAK MAM’ın 2019 sonbaharında bakanlıkça kabul edilen planında, ‘Nehir Yatağının İyileştirilmesine Dönük Önlemler‘ başlığı altında (sayfa 349) yazılanlar, yukarıda çok kısaca özetlediğim dünyadaki iyi örneklerle uyumlu, onların bir toparlaması gibi. Biraz uzun bir alıntı, ama değer; siz de bakın:
“Özellikle yatak tabanının beton kanala alınması olabilecek en ileri müdahale olup, akarsuyun yeraltı suyu ile etkileşiminin tamamen kesilmesine neden olmaktadır. Daha çok meskûn mahal geçişlerinde uygulanan bu tip müdahalelerden mümkün olduğunca kaçınılması gerekmektedir. Akarsuyun civarı ile etkileşimini tamamen koparan bu tip uygulamalar sonucu olası taşkınların şiddeti de artmakta ve mal ve can kayıplarının daha fazla olmasına neden olabilmektedir. Bunun yerine, akarsu ve taşkın yatağının boyutunun hidrolik ve hidrolojik analizler ile net olarak ortaya çıkartılması ve bu alanların yapılaşmaya kapatılması ve rekreasyon alanları olarak düzenlenmesi önerilmektedir. Bu sayede akarsuyun hidrolojik olarak yer altı suyu bağlantısı koparılmamakta ve olası taşkın olaylarında da yayılabileceği yatağını hazırlamak mümkün olabilmektedir. Kanala müdahalenin kaçınılmaz olduğu noktalarda ise, geçirimli riprap uygulamaları ile düzenleme yapılması yerinde olacaktır.
“[M]ümkün olduğu kadar yatağa müdahale edilmemesi en uygun çözüm olarak dikkati çekmektedir. Ancak hidrolik açıdan kaçınılmaz olduğu durumlarda kısıtlı kesimlerde ve sınırlı bir müdahale yapılması mümkündür. Müdahale yapılmasının kaçınılmaz olduğu durumlarda bunun ekolojik açıdan en az zarar verecek şekilde planlanması için konunun uzmanlarından oluşan bir heyetin müdahalenin planlaması esnasında teknik uzmanlarla birlikte çalışması yerinde olacaktır.”
İşin tuhaf, saçma, komik, acınası tarafı şu: Bu planı hazırlatıp akarsularla ilgili bu önerileri, uyarıları kabul eden otorite, Tarım ve Orman Bakanlığı. Burada sayılan uyarılara, önerilere tamamen aykırı uygulamalar yürüten DSİ’nin bağlı olduğu otorite de Tarım ve Orman Bakanlığı!
DSİ’nin müstakbel kurbanlarından biri
Avrupa, ABD, Avustralya… Akarsuların restorasyonu, taşkın yönetimi için ilgili bütün kurumların eşgüdüm içinde çalışmasını, çeşitli uzmanlıkların elbirliği etmesini olmazsa olmaz koşul olarak vurgular ve buna göre hareket ederken, Türkiye’de bir bakanlık içinde bile elbirliği, eşgüdüm, ortak ilkeler ve hedefler oluşturulamıyor.
Bu köhne zihniyetli DSİ bugün Arhavi’nin derelerinde ‘taşkın koruma tesisi‘ yapmak için dün ihaleye çıktı. Arhavi, Türkiye’nin en güzel derelerine sahip yerlerden biri. Eko-turizme çok uygun bir yer. DSİ’nin yukarıda birkaç örneğini gösterdiğim doğayı katletme işlerinin müstakbel kurbanlarından biri Kamilet vadisi.
Şu fotoğraf neyi öldürecekleri hakkında bir fikir verir size:

Ayrıca, Arhavililerde gelişkin bir dere kültürü var; ırmaklarında yüzerler, balık tutarlar, irili ufaklı şelalelerinde arınırlar, yeni şelaleler keşfetmeye can atarlar, derelerde piknik yaparlar, eğlenirler…
Şu fotoğraftaki şenliğe bakın:

DSİ, denize kavuşan iri Kapisre deresini besleyen üst kesimlerdeki derelere yapacak ‘taşkın koruma tesisleri’ni. Yukarda anlattığım gibi bu daha da tehlikeli. Betonlayacakları derelerin aşırı yağışlarla artan bütün suyunu aşağı bölümlere şimşek hızıyla indirecekler… Doğayı katledecekler, dereleri hapsedecekler, canlılara hayatı dar edecekler, öldürecekler, daha büyük sellere yol açacaklar, insanları öldürecekler, insanların yaşama zevkini de öldürecekler, harika bir yaşam ortamını tarumar edecekler.
DSİ bu haliyle bir cinayet kurumudur, derhal ıslah edilmelidir.
Not: Yazının ikinci paragrafında, taşkın koruma tesisi sayısı düzeltildi. DSİ her yılın tesis sayısını, benim yanlış anladığım gibi, ayrı ayrı değil, toplayarak vermiş.
Kaynaklar:
https://ec.europa.eu/environment/water/flood_risk/better_options.htm
https://ec.europa.eu/environment/water/flood_risk/pdf/flooding_bestpractice.pdf
https://www.ecrr.org/River-Restoration/Flood-risk-management
https://assets.publishing.service.gov.uk/government/uploads/system/uploads/attachment_data/file/297315/LIT8146_7024a9.pdf
https://www.epa.gov/wetlands/principles-wetland-restoration#usepassiverestoration
https://www.tarimorman.gov.tr/SYGM/Belgeler/NHYP%20DEN%C4%B0Z/GED%C4%B0Z%20NEH%C4%B0R%20HAVZASI%20Y%C3%96NET%C4%B0M%20PLANI.pdf