
HÜRREM SÖNMEZ
2019’da izlediğim filmler arasında beni en çok etkileyenlerden biri, Mujica ve arkadaşlarının 12 yıl süren tecritini anlatan ’12 Yıl Gece’ filmiydi. Korkunç koşullar altında 12 yıl süren hücre hapsini, gördükleri ağır işkenceyi, Uruguay eski devlet başkanı Mujica ve iki arkadaşının gerçek hikayelerinden alıntıyla anlatan filmi izlerken, zaman zaman nefes almakta zorlandığım anlar olmuştu. Ancak özellikle bir sahne hafızamda yer etmişti.
Uzun süre tecritte tutulduğu için sesler duymaya ve halüsinasyonlar görmeye başlayan Mujica ile kadın bir doktor arasında geçiyordu sahne. Pepe oldukça kötü durumda çıldırmanın eşiğindeyken sevk ediliyor doktora; duyduğu sesleri, tecritte yaşadıklarını anlatıyor. Muhalif olduğunu anladığımız doktor için de oldukça çaresiz bir an aslında. Doktor bir anlığına yanlarında bekleyen askeri su getirme bahanesiyle dışarı gönderiyor ve sessizce fısıldıyor Mujica’ya, “Dayan” diyor, “Çok az kaldı, dayanmak zorundasın.” Sonrasında faşist diktatörlük kaybediyor, muhalifler seçimi kazanıyor ve bir süre sonra Pepe ve arkadaşları serbest kalıyor. Özellikle cezaevinden çıktıkları anı canlandıran görüntüler muazzam elbette. Sonra bildiğiniz gibi Mujica 2010 yılında Uruguay devlet başkanı oluyor, diğer iki arkadaşı da önemli görevler alıyorlar.
Seyirci olarak izlemenin bile oldukça güç olduğu o cezaevi sahnelerine rağmen ardından gelen özgürlük anı ile insana umut veriyordu film. İnsan iradesinin nelerin üstesinden gelebileceğini, en ağır koşullarda dahi ayakta kalmanın yollarını bulabileceğini zihnimize kazıyordu çünkü. Ama en önemlisi doktor muayenehanesindeki o sahnede doktor Mujica’ya “Dayan, az kaldı” dediğinde, o çok ağır koşullara rağmen dışarıda diktatörlüğe karşı bir mücadelenin sürmekte olduğunu anlıyorduk biz de Mujica ile aynı anda.
2019 yılının bitmesiyle, 10’lu sayılardaki yılların da sonuna gelmiş olduk. 2010 yılı ile başlayan ve dün nihayet bulan 10 yıllık süreç güzel anılar bırakmadı hafızamızda ne yazık ki. Dünyada savaşların, ölümlerin, göçlerin yaşandığı, binlerce insanın hayatından, evinden ocağından olduğu bir on yıl bıraktık ardımızda. 2010 Anayasa Referandumu ile başlayan bu on yıllık sürecin sonunda, parlamenter sistemin ve aslında anayasal rejimin ortadan kalktığı bir tek adam rejimiyle yönetilir olduk. “Demokratik seçimle geldik” diyenlerin, halkın oylarıyla seçtiği insanları hapislerde tuttuğu, hukuk güvenliğinden yoksun, yargı bağımsızlığı olmayan bir sistem inşa ettiği bir ülkede yaşıyoruz artık.
Selahattin Demirtaş için, Osman Kavala için, pek çok belediye başkanı, yazar, gazeteci, avukat için 2020 yine cezaevinde başlıyor. Üstelik Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Demirtaş hakkında da, Kavala hakkında da tutukluluğun hukuki değil siyasi olduğuna karar verdiği, derhal serbest bırakılmaları gerektiğini söylediği halde. Avukat Selçuk Kozağaçlı’nın cezaevinden yazdığı yazıları okuyoruz; yazmaya, çizmeye, adaletin ne olduğunu tartışmaya asla ara vermiyor. Demirtaş’ın dışarıya ulaştırdığı tek bir cümlesi dahi milyonlar için umut olmaya devam ediyor. Osman Kavala her duruşmada metaneti ve bu dünyaya ait değilmişcesine bir an bile bozmadığı nezaketiyle çok şey anlatıyor. Kötülüğün, kabalığın müesses nizam olduğu bir yerde iyi bir insan olmaya gayret etmenin hiç kolay olmadığını biliyoruz, iyi bir insan olarak bu hayatı yaşamaya çalışanlara neler yapıldığını da… Gelecek günler ne gösterecek bilebilmek mümkün değil ama 2020’li yıllara girerken biz yüzümüzü yine aydınlığa dönüyoruz. İçerde olanların dirayeti karşısında, dışarda “Adalet” demekten vazgeçmek, umutsuzluğa düşmek gibi bir imkanımız yok. Bildiğimiz başka bir yol da yok.
Haksızlığa uğrayanlar, hayatlarından çalınanlar sadece tutuklu olanlar değil, hepimizin etrafında aslında o taş duvarlar, öldürülen kadınlar, hayatları karartılan KHK’lılar, çocuklukları ellerinden alınan tüm çocuklar , “Aynı gemi” deyip duruyordu ya birileri; öyle bir gemi varsa bunlarla yüklü ve oldukça kederli bir yer o gemi…
Neşelenecek gücümüz yok ama 2019’un son akşamında TRT2, Berlin Filarmoni Orkestrası’nın yeni yıl konserini veriyor, payımıza bazı küçük mutluluklar düşüyor. ‘Somewhere Over The Rainbow’u dinliyorum ve düşünüyorum ‘gökkuşağının üzerinde bir yerde’, hayallerin gerçek olacağı, bir yıldızın kaydığı, gökkuşağının üzerinde bir yerde mavi kuşların uçtuğu bir gökyüzünü anlatıyor… Cezaevinde TRT2 yayını veriyorlarmış duyduğuma göre. Belki orada da birileri Gökkuşağının Üzerinde Bir Yerde’yi dinliyor, onlar içeride biz dışarıda… Çocukken 2020 yılı geldiğinde Uzay’a seyahat edeceğimizden, bir yerden bir yere artık ışınlanarak gideceğimizden çok emindik hepimiz. 2020 yılı geldi ve bizim umutlarımız, hayallerimiz adil yargıya, yoksulluğa, insanların yeryüzünde çektiği acılara dair hala… “Uzay’da gözümüz yok, şehrimiz istila edilmesin, ışınlanmasak da olur, yeter ki insanlar sevdiklerinden ayrı düşmesin” diyebiliyoruz ancak… Umutlu günlerin başlangıcı olsun 2020, Uzay’a gidememiş olsak da, iki karış toprağımız üstünde huzurla yaşayabileceğimiz.