Tokyo: Düzeni bir tek yabancılar bozuyor

 

MUZAFFER SOLAKOĞLU

Tokyo’da otelimize yerleştikten sonraki öğleden sonra program boştu.

Ufak bir alt grup olarak hemen balık pazarına gittik. Balık pazarına aslında sabah 5 civarında gidip balık mezatını incelememiz gerekiyordu ama yabancılar düzeni bozup durduklarından bizim gibi grupların girişi yasaklanmış, dolayısıyla bu muhteşem organizasyondan mahrum kaldık.

Yine de balık pazarının civarındaki bir suşi lokantasında son derece taze deniz mahsullerini bize ayrılan Japonlardan olabildiğince uzak (en üst katın en uzak kısmındaki) masamızda yedik. Gittiğimiz birçok yerde biz yabancıları ahengi bozarız diye tecrit ediyorlardı ama böyle zaten kalabalık ve karışık bir lokantada neden en üstteki boş kata yollandığımızı anlayamadık.

Denizden babam çıksa yerim...
Denizden babam çıksa yerim…

 

Yemek sonrasında biraz ara sokaklarda dolaştık, sokakta adet yerini bulsun diye bir adet pişmiş istiridye yedim.

Sokak satıcısı istiridyeyi kabuğunun üstünde mangal ateşinde pişirdi. Bitince elimdeki çopstikler ayrı kutuya, plastik tabak ayrı kutuya, istiridye kabuğu ise ayrı kutuya atılarak pastikler ve tahta yeniden kullanmak üzere baştan ayıklanmış oldu (Toyota üretim sistemi usulü).

Ardından otelde üstümüzü değişip Rapongi denilen yeni mahalleye doğru otobüslerimize bindik. Burası daha çok yabancıların yaşadığı, içinde de devasa bir bina kompleksi (Roppongi Hills) olan bir semt.

Japon milleti binalara kullan at şeyler olarak bakıyor. Her 38 senede Japon evlerinin yarısı yıkılıp yeniden yapımakta (bu rakam ABD’de 100 yıl).

Bunun birçok sebebi olduğu söyleniyor, bazılarına göre şintoist geleneklere göre yeni daha saf ve temiz olduğu için (en meşhur şintoist tapınağı olan Ise Tapınağı her 20 senede bir yıkılıp 10 metre ileride yeniden yapılıyor mesela), bazılarına göre sürekli değişen deprem yönetmeliklerinden, bazılarına göre nasılsa yıkılacak diye daha basit yapıldıklarından dolayı…

Her ne sebeptense bu gelenekleri yüzünden Tokyo’da eski şey pek yok ama yine de şehre bir Blade Runner havası hakim. Işıklı binalar, kapıları kendiliğinde açılan taksiler, taksilerdeki monokrom GPS sistemleri, hızlı trenler, yeni arabalar, herkesin elinde elektronik cihazlar, şehri kat eden tertemiz metro…

Karaoke ve gece hayatı

Akşam yemeğimizi Japon usulü saat 18:00’de yedikten sonra yürüme mesafesindeki dev karaokeciye geçtik. Yolda ismi Kader olan bir Türk dönercisi vardı, lokantanın isminin Kader olmasının sebebi, “Kader beni Tokyo ellerine attı” gibi bir sebepten değil, sahibinin kızının ismi Kader olduğu içinmiş. Çalışanlar birçok Japon Türkü gibi Fatsa’lı idi.

Karaokeci çok çok büyüktü, bizim 40 kişi sığacağımız bir odada mükemmel bir ses ve şarkı seçme sistemi ile sake ve bira eşliğinde performansa başladık. Ben aslında Japonların da olduğu bir ortamı tercih ederdim ama böylesi de çok güzeldi.

Karaoke iş çıkışı içilen içki dışındaki ikinci önemli Japon iş geleneği! Japon şirketleri kültürlerinden dolayı çok bürokratik olduğu için çalışanlar patronları ile ancak iki üç içkiden sonra rahatlayıp doğru dürüst bir şekilde konuşabiliyorlarmış. Bu ritüel de iş ahlakında çok önemli bir yer almış. Bunun bir uzantısı da karaoke.

Karaoke çıkışında her Japonya’ya giden Türk’ün yolunun bir şekilde kesişeceği meşhur Japonyalı Türk Engin ile beraber onun tavsiyesi Geronimo’ya gittik.

Burası bir binanın üst katında (bu civarda birçok böyle bar var) minicik bir bar, herkes tanıdık ve herkes Batılı.

Burada ilk defa başıma gelen bir şey oldu, bir kadın karıma sarktı. Pek beklemediğim için ben de kalakaldım, neyse ki başka bir arkadaşımız kadını kibarca (“Barmen, hanımefendiye bir votka, barın öteki ucunda lütfen!”) uzaklaştırdı da tatsızlık çıkmadı.

Japon usulü çak!
Japon usulü çak!

 

Tatsızlık demişken, bir akşam Kyoto’da yaklaşık 20 kişi kadar dışarı çıktık. Birkaç Japon abi bizim hanımlar grubuna musallat oldu, ne dediysek de (“Vaktinize yazık birader, bunların kocası var” dedik) gitmediler. Her seferinde 32 diş gülerek bir daha gelip biz erkeklere de yumruk yumruğa ‘Çak!’ falan yaptılar. Herhalde Japon misafirperverliğinin bir parçası diye düşündüm.

İlerleyen saatlerde gittiğimiz kulüp kapandı ve tavsiye üzerine o saatte açık başka bir yer olan Black Box isimli diğer kulübe devam ettik.

Bu sefer benim merakım da mantığımın önüne geçmiş durumdaydı, arkadaşlarımızdan birisine bana oradaki en belalı herifi göstermesini rica ettim. 110 kg civarında kafasında mantar gibi şapkası olan James Bond’un Goldfinger filmindeki Oddjob isimli Japon kiralık katile benzeyen asık suratlı bir adamı işaret etti.

Adam sahnedeki grubun heyecanla çaldığı Japonca Reggae şarkıyla da ilgilenmiyor, sadece uzaklarda bir noktaya hışımla bakıyordu. Adamın tam önüne geçtim ve şapkasını çıkarıp kendime taktım. Sonra da adamı hafifçe ittim. Adam önce şaşırdı, sonra şaşırma ifadesi Japon çizgi filmlerindeki gibi kocaman bir gülümsemeye döndü ve kahkahalarla bana sarıldı! Birbirimize yumruklarımızla ‘Çak!’ yaptık.

Bu ritüel gece boyunca devam etti. Gecenin sonunda (aslında bitmedi de biz dayanamayıp çıktık) mekandaki bütün Yakuza  kılıklı adamlarla arkadaş olmuştum. Yani Japonlar o kadar barışçıl bir toplum ki gecenin 4’ünde sarhoş adamlarla bar kavgası çıkarmak bile mümkün değil! E burası Japonya!

Meiji Tapınağı

Tokyo’daki en önemli tapınak Meiji Tapınağı. Burası dev bir Şinto tapınağı ve Japonya’nın dünyaya açılmasını ve modernleşmesini sağlayan İmparator Meiji ve karısı Şoken’in ruhları için yapılmış. II. Dünya Savaşı sırasında yıkılan bina içi yeni dışı eski görünümüyle yeniden yapılmış ve şimdi ziyarete gelen ecnebi dünya liderlerinin ilk duraklarından birisi olmuş (bir navi Anıtkabir gibi).

Amerikalı rehberimiz Nemo sağolsun Şintoizmi öğrenmemiz için burada bir arınma seremonisi ayarlamıştı. Ama buralarda yabancılara pek iyi gözle bakılmadığından o gün elimizden geldiğince şık olmamızı, erkeklerin muhakkak koyu renk takım elbise ve kravat takmasını, kadınların ise tayyör giymelerini istedi.

Daha sonra defalarca bizi sessiz olmamız için (daha varmadan) uyardı. Hatta işi o kadar ileri götürdü ki bir ara grubun elebaşlarını kenara çekip, “Abiler yapmayın, etmeyin 12 yıllık kariyerim biter, ne olur efendi olun” diye ayrıca uyardı.

İmparator Meiji Japonya’yı sake masasında kurtarmış.
İmparator Meiji Japonya’yı sake masasında kurtarmış.

 

Sonuçta otobüsle dev bahçenin dışında durduk ve kötü ruhları geçirmeyen dev kapıdan geçip kıvrımlı yoldan ilerlemeye başladık. İmparator Meiji Batılılaşması esnasında sake dışında şaraba da merak saldığı için hediye edilen şarap fıçılarının ve kutsal sake fıçılarının arasından abdest kısmına geldik.

Burada ruhsal temizlenmemizin öncesinde herkesle beraber fiziken temizlendik. Elimizi temiz suyula yıkadıktan sonra ağzımızı da çalkaladık ve (tabii ayakkabıları çıkardıktan sonra) bekleme salonuna geçtik.

Biraz sonra ayağında dev Crocs ayakkabılara benzer ayakkabılı, şapkalı genç bir rahip geldi, içimizden birisini lider seçip ona nasıl saygı sunacağını gösterdi. Ardından bizlere bir defa el çırparak duaya nasıl katılacağımızı gösterdi. Birkaç prova sonrası bizleri yan kapıdan içeri aldılar.

İlk seremoni yarı açık kısımda ayakta oldu. Ardından herhalde ruhen de yeterli derece temizlendik ki kapıdan yerleri incecik çubuklardan yapılan yer minderi üzerine yere oturduk.

Önümüzde sahne gibi bir kısım vardı, buraya sırayla önce genç papazlar çıkıp davullara vurdular, ardından elinde kocaman tüye benzer yelpazelerle biraz daha kıdemli bir rahip çıktı, dua okudu. Sonra iki kadın kenarlardan gelip bir cins dans yaptılar ve en son baş papaz bizim adımıza son duaları etti.

Sonunda ayağı kalktık, eğilerek selam verdikten sonra elimizi bir kez çırparak seremoniye bizler de katıldık. Arada birkaç kez ayağa kaldırıp tekrar oturttular ama malesef ne yaptığımızın bilincinde değildik. Sonuçta ruhlarımız tertemiz bir şekilde çıktık ve bize ikram edilen kutsal sakemizi içtik, ufak hediyelerimizi alıp tapınağın sessiz ve huzurlu bahçesine indik.

japonya_japonbahcesi
Japon bahçesiz olmaz.

 

Bahçeden çıkarken bir de kutsal pınar gördük, abdest suyunu buradan alıyorlarmış. Başında birkaç Japon dua ediyorlardı.

Pınardan akan derenin yanından yürüyerek Tokyo’nun merkezine tekrar çıktık. Tapınağa giden yoldaki köprünün üstünde mavi saçlarını iki yandan örmüş kırmızı puantiyeli mini etekli kızlar meşhur Japon yazar Haruki Murakami’nin romanlarından çıkmışçasına takılıyorlardı.