Yazar Eriş: Sadece yazmanın uyandırdığı heyecan ve mutlulukla ilgileniyorum

ECE KARAAĞAÇ

ece.karaagac89@gmail.com

@ecekaraagac

Kendisini ‘yüzü eskiye dönük bir yazar’ olarak tanımlayan Mahir Ünsal Eriş, altı yıl aradan sonra ilk kez ‘öyküleriyle’ okurlarıyla buluştu. ‘Sarıyaz’ ve ‘Kara Yarısı’ yeni anlaştığı Can Yayınları tarafından piyasaya sürülen Eriş, geçmişte çalıştığı yayınevleriyle tatsızlık yaşandığı için değil “Tebdil-i mekanda ferahlık” vardır düşüncesiyle yeni bir başlangıç yapmış.

Roman yazınca “Öykü yaz”, öykü yazınca ise “Bu da hep aynı öyküleri yazıyor” dendiğini söyleyen Eriş, ‘ne İsa’ya, ne Musa’ya yaranabildiği için’, sadece yazmanın kendisinde uyandırdığı heyecan ve mutlulukla ilgileniyor. Ve, okurlarına iki yeni kitap yazdığının müjdesini veriyor. Biri ‘Öbürküler’ dizisinin ikinci kitabı olan ‘Diğerleri’, diğeri de adını henüz belirlemediği Kocamustafapaşa’da geçen bir roman.

Eriş’le, eski ve yeni kitaplarını, yazarlığa bakışını, baba olmanın hayatındaki etkilerini konuştuk.

Öncelikle bir şeyi açıklığa kavuşturmak istiyorum. Arka kapakta bir ‘Altı yıl aradan sonra’ ibaresi var. Ama arada başka kitaplarınız da biliyorum. Ben mi yanlış biliyorum?

Arada başka kitaplar oldu ama altı yıldır ilk kez tekrar öykü yayınlıyorum.

Daha önce öykülerinizi ve ilk romanınızı İletişim Yayınları’ndan, Öbürküler adlı romanınızı ise Karakarga’dan okuduk. Şimdi ise iki yeni öykü derlemesiyle Can Yayınları’ndasınız. Yolunuz nasıl kesişti Can Yayınları ile?

Tebdil-i mekanda ferahlık vardır, diye düşündüm. Önceki kitaplarım da, hem İletişim’dekiler, hem Karakarga’dakiler çok büyük titizlikle hazırlanıp, büyük bir özveriyle okura sunuldular. Bununla ilgili bir huzursuzluk, küskünlük ya da tatsızlık olduğu için değil, yeni bir yayınevi ile yeni bir başlangıç yapmak amacıyla Can Yayınları’ndan çıktı bu kitaplar. 

Peki yayınevinden teklif mi geldi size, yoksa başka türlü mü kesişti yollar?

Karşılıklı bir şey oldu. Bu yayınevleriyle ilgili süreç gazinocular kralının assolist kaçırması gibi bir şey değil. Ben bu yayınevlerinin hemen hepsiyle çevirmen, düzeltmen ve editör olarak ilişki içindeyim, çoğu benim tanıdığım insanlar, arkadaşlarım. Haliyle arkadaşça öneriler şeklinde gelişti. 

Yakın zamanda Latife Tekin de aynı anda iki roman yayınlayıp okurlarını da şaşırtmıştı. Siz de iki farklı öykü derlemesini aynı anda yayınladınız. Bu tercihin altında yatan sebep neydi? Bir taktik mi bu?

Aslında Latife Tekin’in iki kitabıyla benim iki kitabımın teknik olarak bir benzerliği yok. Latife Tekin’in iki kitabı birbiriyle bağlantılı sayılabilecek, birbirine iki uçtan dokunan iki kitap. O ikisini aynı anda yazdı. Bense kitaplardan birini zaten yazmıştım. Sonra Sarı Yaz’ın fikri zihnimde belirince oturup hemen onu bitirdim. Biraz da Latife Tekin’in böyle bir şey yapmasından cüret bularak yayınevine bu iki kitabı aynı anda sunup sunamayacağımı sordum. Onlar da, sağ olsunlar, kabul ettiler ve iki kitap birden çıkmış oldu. Yani, iki kitabımın aynı anda çıkmasının tek sebebi hazırda iki kitabımın olması. (Gülüyor.) İki dosyanın arasında 1-1,5 yıllık bir zaman dilimi var.

Bir yandan da okuyucunun buna nasıl tepki vereceği sorusu var. Sizce bu durum okurlarınızı bölüyor mu? Yoksa okurlar her ikisini birden alma eğilimindeler mi?

Bilmiyorum. Bunu takip etmiyorum pek. Ama bu mesele de yayıncının meselesi. Bu kitapları yazmış olan kişi olarak benim fikir beyan etmem bir yerde haddimi aşmak olur. Çünkü yayıncılık benim öngöremediğim birtakım başka dinamikler içeriyor, bambaşka dinamiklere bağlı. Ama ben bunların çok dışında biriyim. Yayıncı için muhtemelen risktir iki kitabı birden çıkarmak. Ama benim açımdan öyle görünmüyor. Ben hiçbir kitabımı “Ya satmazsa?” diye korkarak vermedim yayınevine. Nitekim görece daha az satan kitabım ‘Dünya Bu Kadar’ı diğer kitaplarımın hepsinden daha çok seviyorum.

Öykülerinizde ve romanlarınızda gerek konu, gerekse üslup bağlamında geçmişe dönük bir hava seziyorum. 80’lerin, 90’ların yaşayışına dair bir hava. K24’ten Zehra Onat’a verdiğiniz bir söyleşide de kendinizi ‘yüzü eskiye dönük bir yazar’ olarak tanımlamışsınız. Bugünün hikayeleri size çekici gelmiyor mu? Neden yüzü eskiye dönük bir yazarsınız siz?

Ben ayırmıyorum ama galiba birtakım şeylerin benim zihnimde hikayeye dönüşecek yeri alması biraz zaman alıyor belki de. 80’lerin, 90’ların, 2000’lerin ilk yılları…

Belki de bunları ancak sindirebildiğim için bunlar üzerine hikayeler kurabiliyorum. Ki Kara Yarısı’nda biraz daha bugünde geçen, bu zamana ait hikayeler var ama Sarı Yaz çatısı itibariyle 2000’lerin en başına ait bir iklimde geçiyor.

Sizde gelecekte bugünün hikayeleri nasıl anlatılacak peki?

Bilmiyorum, onu geleceğin öykücüleri bilecek! O kadar farazi bir şey ki bu! Yarın ne olacağını bile kestiremiyor insan. Yazmak da öyle. Nasıl ki yarın yaşamaya devam edeceğimizin garantisi yoksa yazmaya devam edebileceğimizin garantisi de yok. Yarın anlatacağım her şey bitebilir, onları anlatma imkanlarım tükenebilir, kendimde o enerjisi bulamayabilirim, eskisi kadar heyecanlı gelmeyebilir. Ama öykü icadından beri yeni isimler, yeni bakışlar, yeni sesler kazanarak yaşamaya devam ediyor. Geleceğin öykücüleri de bugünü layıkıyla anlatacaktır diye düşünüyorum, ben anlatamasam bile.

Roman da yazıyorsunuz. Ama okurlarda genellikle şöyle bir eğilim oluyor; bir yazarı romancı olarak tanıyorsak ondan hep roman yazmasını bekliyoruz, öykücü olarak tanıyorsak da öykü. Sanki diğer türlerde yeterince iyi bulamıyoruz bu yazarları kimi zaman. Siz kendinizi hangi tarafa daha yakın buluyorsunuz? Roman mı, öykü mü?

Bu biraz “Tavuk mu yumurtudan çıkar, yumurta mı tavuktan?” sorusu gibi. Ben bununla çok ilgilenmiyorum. Bana kalırsa, ben roman yazmayı daha heyecanlı, daha sürükleyici, daha keyifli, daha tutkulu buluyorum. Bu yola da roman yazmak üzere çıkmıştım aslında. Yakın bir arkadaşıma “Ben roman yazmak istiyorum” dediğimde bugüne dek bir şey yazıp yazmadığımı sordu. Ben de yazmadığımı söyleyince “En azından birkaç öykü yaz da en azından potansiyelini gör” dedi. Ben de “Elime mi yapışır, yazayım birkaç öykü” diye düşündüm ve gerçekten yapıştı.

Roman çıkarıyorum ve her yerde “Romanı da fena değil ama öyküleri daha iyi” gibi yorumlar görüyorum. Bu üzerime yapıştı sanırım. Bundan rahatsız da değilim öte yandan. Roman yazıyorum, “Öykü yaz” diyorlar. Öykü yazıyorum, “Bu da hep aynı öyküleri yazıyor” diyorlar. Yani ne İsa’ya, ne Musa’ya yaranmanın yolu yok. Buna çok takılmadan, sadece yazmanın bende uyandırdığı heyecan ve mutlulukla ilgileniyorum.

Bir sorum daha var. Bu soru genellikle kadın yazarlara sorulur ve bana kalırsa çok cinsiyetçi bir yaklaşımdır. O yüzden ben size de sormak istiyorum. Yakın geçmişte baba oldunuz ve hayatınıza bir de ebeveynlik sorumluluğu eklendi. Hayatınızda, hayata bakışınızda ne gibi değişimler yarattı bu durum? Yazmaya ayırdığınız vakitten fedakârlık etmeniz gerekti mi örneğin?

Aslında kesinlikle eşim Oylum (Yılmaz) benden daha çok fedakârlık yapmak zorunda kalıyor. Ama buna fedakârlık diye de bakılmıyor. Anne babalığın kestirilemez bir teslim oluş hali var. Hayatın her anına yaydığınız bir felsefeye dönüşüyor bu. Fedakârlık konusunu çok düşünmüyorum ama dünyayı algılayış ve onu ifade ediş biçimimin çok değiştiğini hissediyorum. Baba olmak vicdan, çocukların dünyası, aile ve insan gibi konulara bakışımını çok değiştirdi. Hayatımı Ethem’den önce ve Ethem’den sonra diye ikiye ayırabilirim net bir şekilde. Bu ister istemez yazıya da yansımıştır. 

Son olarak, henüz erken olduğunu biliyorum ama, uzak gelecekte de olsa yeni kitapların müjdesini verebilir miyiz okurlara?

Hiç uzak bir gelecekte değil, halihazırda iki yeni kitap yazıyorum. Biri ‘Öbürküler’ dizisinin ikinci kitabı, adı ‘Diğerleri’. Öbürküler’in içindeki Sacide karakterinin hikayesini anlatan bir kitap olacak ve 1976 yılında geçecek. İlki Arnavutköy’de geçiyordu, bu kitap da Kocamustafapaşa’da geçecek. Bunun dışında çok uzun yıllardır ertelediğim bir roman fikri vardı, onu yazıyorum. En geç bu yıl sonunda yayınevine teslim etmeyi planlıyorum. Sonrasında top yayınevinde.