Üniversiteler, bilimin, sanatın, edebiyatın, felsefenin yeşerdiği özgün bilim ve yaratıcı düşünce kurumları olmaktan hızla uzaklaştırıldı; uluslararası finans dünyasının ve ulusötesi tekellerin stratejik sorunlarına acil yanıtlar arayan ve buralara eleman yetiştirmeyi biricik hedef olarak gören teknik meslek okullarına dönüştürüldü.
Üniversiteler bilimsel kuşkunun ve yaratıcılığın merkezleri olmaktan uzaklaşarak tekdüzeleştirilmiş ve “mesleki eğitim ile sınırlandırılmış” müfredatları ile ticarileşmeyi hedefler hale geldiler.
Yükseköğretimin bir “pazar” haline dönüştürüldüğü ve piyasanın kısa vadeli kâr-zarar prensiplerine bağımlı, anarşik yapısına teslim edildiği bu yapı, bir yandan da “sanayi-üniversite işbirliği”, “girişimci kuluçkalar” gibi cilalı kavramların ardına sığındırılarak toplumda meşruiyet kazandırılmaya çalışıldı.
Bu şartlar altında, ülkemizin sayıları iki yüze yaklaşan üniversitelerinin, 21. yüzyılın çağdaş, kuşkucu, sorgulayan ve yaratıcı beyinler yetiştirebilen bilim kurumları olarak işlev görmesi mümkün olabilecek mi?
Bu sorunun yanıtı, elbette sadece üniversite eğitiminin değil, aynı zamanda ilkokulda temel eğitimden başlayarak ortaöğretimimizin çarpık ve ezberci niteliklerine dayanmakta.
4+4+4 sisteminin parçalanmış ve medreseleştirilmiş eğitim altyapısına dayalı, siyasallaştırılmış ve ticarileştirilmiş bir yükseköğretim anlayışı, 21. yüzyılın Türkiyesi için umutlu olmayı güçleştiriyor.