DENİZ ARSLAN
Finalden önce yazdığım son yazıyı şöyle bitirmiştim: “Arjantin yenilecekse de, bu Almanya’ya yenilsin, başında Beckenbauer’ın olduğu ‘gıcık’ Almanya’ya değil.”
Zira hem ben, hem de maçı birlikte seyrettiğim diğer fahri Arjantinliler, daha maç başlamadan biliyorduk sonunda yine Almanların kazanacağını. Artık o lafı duydukça Lineker’in ağzına ağzına vurasınız geliyor, biliyorum ama, şöyle bir varyasyona hayır demezsiniz herhalde:
Dünya Kupası 20 yılda bir Almanların, ara yıllarda diğer ülkelerin kazandığı bir kupadır. (90’daki dört yıl erken gelmişti.)
Bu zafer yedi maçta kazanılmadı
Maça geleceğiz ama, önce bu zaferi bağlamına bir oturtalım. Almanya bu kupayı yedi maçın sonunda değil, 10 yıldan fazla bir süredir devam eden ve doğru düzgün bir plan doğrultusunda ülke futbolu ve altyapı sistemlerinin baştan aşağıya elden geçirildiği, eksiklerin tespit edildiği, buna göre gerekenlerin yapıldığı kollektif bir çabanın sonunda kazandı.

Oyuna sonradan girip uzatma dakikalarında kupayı kazandıran Schürle ve Götze gibi adamları armut ağacından toplamıyor Löw. Elinde müthiş bir havuz var.
Bu havuzda yetişen oyuncular hem temel teknik, hem de psikolojik açıdan öğrenebilecekleri her şeyi genç yaşta öğreniyor ve bu üstün kalite sayesinde, Almanya’nın şu anda en formda hücum oyuncusu olan Marco Reus’un kadroda olmadığını hatırlamıyorsunuz bile.
Effenberg’siz bir Almanya mümkünmüş
Dolayısıyla bu, hem ülke futbolunu yönetenelerin, hem de başını Lahm, Schweinsteiger, Mesut, Khedira gibi oyuncuların çektiği bir kuşağın zaferi.
Bu başarı ayrıca, Almanya’nın bu hoca ve bu oyuncularla uluslararası turnuvalarda bir türlü final göremediği zamanlarda, ‘takımda eskisi gibi pislik oyuncu yok, bu çocuklar çok temiz’ diye özetlenebilecek eleştiriler getiren eski kuşak futbolcuları susturacağı için değerli. Demek ki Effenbergsiz bir Almanya’nın da kupa kazanması mümkünmüş.

Maracana’daki final maçı, çok pozisyonlu olmamasına rağmen, gerilim dozu yerli yerinde, bir takımın domine etmediği, bir önceki finale göre daha az kemik sesi duyduğumuz, bu kupanın genel çizgisine yakışan bir kapışmaydı.
Löw’den cesur kararlar
Löw’ün, Khedira’nın beklenmedik sakatlığından sonra yeniden Lahm’dan orta saha yaratma hevesine kapılmak yerine genç Kramer’e forma vermesi cesaretli ve doğru karardı. Kramer’in sakatlığından sonra Kroos’u geriye çekip Schürle’yi alması da maçı çok istediğini gösteren bir başka işaret.

Buna rağmen Almanya ilk yarının sonlarına kadar ritmini bulamadı ve Arjantin’in geride sağlam durup, özellikle Höwedes’in kanadından hızlı ataklarla akma planı kısmen işledi.
İlk yarıda Higuain’in, ikinci yarıda Messi’nin kaçırdığı net pozisyonlar, kaçtıysa, bunda bence Neuer’in kaledeki korkutucu varlığının da payı var. İyi bir kaleci sadece gol kurtararak değil, golü atacak adamları tuhaf açılara zorlayarak da takımına katkıda bulunabiliyor.
İlk yarının son dakikalarında Almanya’nın özellikle Lahm’ın kanadından üst üste geliştirdiği hücumlar, takımın Brezilya karşısındaki dominasyona en çok yaklaştığı zamanlardı ama bu kez karşılarında boyoz gibi dağılan bir savunma yerine Mascherano’nun yönetiminde alan daraltmayı iyi bilen Arjantin savunması vardı.

Arjantin atabilirdi
İkinci yarıda da çok farklı bir senaryo izlemedik. Almanya yine topa sahip olan taraftı, Arjantin ise sabırlı oynayıp, Messi’nin anlık parlayışlarıyla iki kez net gol pozisyonu yakaladı. Ama birinde Messi, diğerinde Palacio bunlardan faydalanamazken, Almanya üstün kondüsyonu ve mental dayanıklılığı sayesinde maçın sonları ve uzatmalarda psikolojik üstünlüğü ele geçirdi.
Gerçi hakem Neuer’in, Schumacher-Battiston şilep kazasını andıran çıkışına ya da Höwedes’in buz gibi kırmızı kartlık kasaplığına göz yummamış olsa maç bambaşka bir yöne gidebilirdi.

Ama sonuç itibarıyla, Arjantin savunmasının yorulduğu uzatma anlarında, Löw’ün sonradan oyuna soktuğu iki genç, kimsenin hak edilmemiş diyemeyeceği kupayı getiren adamlar oldular.
Olan yine bizim gibi eli böğründe kalakalan fahri Arjantinlilere oldu. Maçı birlikte seyrettiğim İsmail, gamlı gamlı söyleniyordu kupa seremonisini seyrederken: “Abi hayata bak: Höwedes’in Dünya Kupası var, Messi’nin yok.”
