M. ESRA YILDIRIM*
Zorla çalıştırıldığı zamanlarda vücudunu yarıp parçalayan çakırdikenliği ateşe veren İnce Memed… Meteliği havada kurşunlayamayınca ümidi kırılan ama sonra ta İngiliz gazetelerine
çıkacak kadar ünlü Çakırcalı Memed Efe… İnce Memed’e varana kadar Abdi Ağa kim bilir kaç çocuğu dövmüş, kim bilir kaç çocuğun dizleri paramparça olmuştu o çakırdikenlikte… Memed Efe’ye varana kadar kim bilir kaç çocuk babasız konmuştu.
Öfkesi alkışlananlar, intikam alıp kahraman olanlar çoğu zalim gibi hep erkek. Her şeyi ve herkesi bir geyiğin sesine terk eden Alageyik destanındaki yiğit Halil de… Çünkü zaaf sahibi olmak da gerçek bir eril lüks.
Son günlerde medyaya yansıyan ve hatta yıllarca bu meseleye kulak tıkayan insanların dahi dile getirmeye başladığı bir mevzu cinsel şiddet. Kulak tıkayanların birden bu konuyu tartışılmaya değer bulması konunun idamla birlikte anılmaya başlaması oldu. Dahası, son zamanlarda cinsel şiddete karşı linç kültürünün panzehir olarak sunulduğuna bile şahit oluyoruz.
Kızına tacizde bulunan adamın cezasını sokak ortasında veren babaya verilen karşılık kızı tecavüze uğradığı için insan öldüren babaya verilenle aşağı yukarı aynı. Sosyal medyada yapılan yorumların eylemleri destekler nitelikte olduğunu görüyoruz.
Bunları anlamlandırmak için kavramsal bir çerçeveye ihtiyacımız var.
Aile içi şiddeti sosyo-ekonomik bağlamında değerlendirmek erkeğin geleneksel evin reisi rolünden ayrılması sonucu erkekliğini sağlamlaştırmak için durumu şiddete başvurarak kompanse
etmeye çalıştığını gösterir. Akademi dünyasında buna ‘erkeklik krizi’ diyorlar.
Türkiye’nin 1980’li yıllardan itibaren yaşadığı neoliberal ekonomiye eklemlenme süreci 2000’li yıllarla birlikte hız kazandı. Yeni koşullar güvencesiz iş hayatı, sürekli kendini geliştirmek durumunda kalan çalışanlar ve işsizler, gelecek kaygısı her zamankinden daha çok artan gençler yarattı. Tek maaşla geçinmesi mümkün olmayan ailelerin kadının evde bulunduğu erkeğin ise çalıştığı geleneksel rolleri sürdürmeleri imkansız olduğundan cinsiyet rollerinin yeni koşullara adapte olma süreci ‘kanlı’ geçiyor. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun paylaştığı verilere göre sadece 2017 yılında 409 kadın öldürüldü.
Kadın cinayetlerine dair yorumda bulunurken rakamlar ve oranlarla verildiğinde ‘Öldürülen erkek sayısı daha fazla’ argümanıyla konunun anlam kaymasına uğratılmasıyla ilgili ufak bir açıklamada bulunmak istiyorum. Maktul erkek katil erkek olduğunda cinayet ‘namus meselesi’ veya nefsi müdafaa olmadığı sürece hiçbir katil sırtının sıvazlanmasını beklemeyecektir. Hiçbir patron işçisinin ölümüne neden olduğu için veya hiçbir şoför öfkeyle trafikte birine saldırdığı için göğsünü gererek işlediği cinayeti anlatmayacaktır. Anlatmayacaktır çünkü bu erkeklerin erkekleri öldürdüğü ‘bu tür’ cinayetleri ‘bazı koşullar’da ‘haklı gösteren’ bir bilgi üretme mekanizması mevcut değil. Ancak kadın cinayetleri için mevcut. Bir kadını ve başka bir erkeği ‘namus meselesi’ nedeniyle öldürmek katil olmak için en ‘şanlı’ sebeplerden biridir. Kadın cinayeti için sayı vermek demek şu kadar sayıda kadın katilini bağrına basacak bir bilgi üretme mekanizması var demektir. Kadının ölüsü erkeğin ölüsünden daha değerli demek değildir. Bu mekanizma yoluyla anlamlandırılan tek bir kadın cinayeti dahi o nedenle diğer erkek maktullerden farklıdır ve özel bir muameleyi hak eder. Kaldı ki trans bireylerin cinayetlerinden bahsetmedim bile.
Esas konumuza dönersek, kadına, çocuğa ve hayvana yönelik şiddeti şiddetle halletme yoluna gitmek bu işi yalnızca erkek erkeğe hallolabilecek bir konuymuş gibi ele alıp yine bir kısır döngüye sokmak demektir. Neden böyle söylüyorum? Nedeni şu; şiddeti şiddetle halletmek deyince zihnimizde canlanan sahnede var olan kişiler iki erkekten ibaret. Biri saldırgan diğeri mağdurun hakkını arayan bir baba, eş, kardeş veya oğul.
Peki şiddeti şiddetle halletmeyi bu şiddete maruz kalıp kendi hesabını görebilecek erişkinlikte kişilere bıraksak sizce günde ortalama kaç kadın kaç erkeği öldürür? Her gün yaşadığımız cinsel şiddetin hesabı tutamayacağımız kadar çok. Maktullerin sayısını tahmin etmek bile istemem. Bir de eziyet ederek öldürenler olacaktır. Onlar zevk için yaptığı gerekçesiyle suçlanacaklar mıdır yoksa “Oh be iyi yapmış intikamını aldı” mı denecektir? Cinsel şiddeti şiddetle çözme meselesi ‘erkek erkeğe’ bir mesele olarak düşünüldüğü için benimsenmesi daha kolay fakat bu yöntemi esas mağdurların da uygulamaya kalkabileceğini de düşünmekte yarar var ki bu eminim daha kanlı olacaktır.
Bu anlattıklarımın ‘erkeklik krizi’ denen kavramla ne ilgisi var?
Bir erkeğin herhangi bir nedenle eşine şiddet uygulaması açıktan açığa alkış toplamasa da ‘cinsiyeti fark etmeksizin’ çoğu kişi bu erkekle empati kurmakta ve ‘bazı koşullarda’ onu ‘haklı’ bulmakta zorlanmayacaktır. Bu düşüncesini kimisi küçük çevresiyle kimisi de daha geniş bir çevreyle paylaşacaktır. Ancak cinsel şiddet uygulayan birine şiddet uygulamak açıktan açığa alkış
toplayacak hatta alkış tutanları eleştirenleri garipsemeye vardıracak bir sempati kazanacaktır (kazanıyor da).
‘Tehlikeli Oyunlar’ın hiç aklımdan çıkmayan kısmı Hikmet’in ‘öldürme arzumuz’ tatmin olsun diye ‘romantik sebepler’ bulma konusundaki yeteneğimizden dem vurduğu sayfaydı. Tam da öylesine romantik bir sebep bu.
Kadın cinayetlerine karşı oluşmaya başlayan bilince eşlik eden şey, erkeğin zedelenen erkekliğini kompanse etmek için başvuracağı şiddeti ‘toplumca daha kabul edilebilir’ bir kanala sevk etme çabası. O nedenle şiddeti şiddetle halletme yoluna gitmeyi alkışlamayı kolay ve hatta ‘sevimli’ bile buluyoruz çünkü bu şekilde düşününce aklımızda canlanan imgede yalnızca erkekler var.
Peki ya bu yola kendi hesabını kendi görebilecek olan esas mağdurlar, yani yetişkin kadınlar ve trans bireyler başvurursa onların öfkeleri de alkışlanır mı? Yoksa erkeğin ‘şanlı’ erkekliğine bir katkıda bulunmadığı için yerilir mi?
*Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü’nde doktora öğrencisi; araştırma alanım toplumsal cinsiyet. İletişim Yayınları’ndan çıkan ‘Yeni Bir Hayat Kurmak’ isimli araştırma-inceleme kitabının yazarı.