İnsanların, farelerin genetiği vardır, ama toplumlar, sabit bir genetiğin değil, kökleri derine inen, ama zamanla değişebilen kültürel aidiyetlerin, sosyal iklimlerin, etnik kimliklerin, dini âdetlerin, mahalle atmosferinin etkisindedir.
Görünen o ki, insan denilen memeli, kendi genetik şifreleriyle, yaşadığı toplumun normları arasında sıkıştığında yeraltına iniyor; yasaklanan hazlarını orada yaşıyor.
İhlal edilen yasak ne kadar büyükse, onun suçluluk duygusuyla taassup görüntüsü de o kadar abartılıyor.
Bazen en ‘çarpık’ sayılan ilişkilerin, en sadık sanılan coğrafyalardan çıkması boşuna değil.
Çare, beyne sadakat hormonları yerleştirmek, mahalle baskısını katmerleştirmek, yasakların sınırını genişletmek, daha dindar nesiller yetiştirmek filan değil.
Tersine.
Aşk denilen virüs, baskı altına alınıp yasaklandıkça karanlıkta küflenip hastalıklı bir hal alabiliyor; hiddete, şiddete, vahşete dönüşebiliyor.
Özgür toplumlar ise şeffaflığın, doğallığın, dürüstlüğün konforunda, daha sağlıklı ilişkiler geliştirebiliyor.
Yüreğin kurtuluşu köreltmede değil, özgürleştirmede…