Türkiye, Gezi 2013’ten sonra, ‘Tek Adam-Tek Parti iktidarı zulmü’nü ‘esas yönetim biçimi olarak benimseyen bir iktidarla tanıştı.
‘Zulüm’ün bir yönetim aracı yapıldığı herhangi bir ülke, seçimlerin yapıldığı, iktidarın seçimle belirlendiği bir ülke olsa dahi, ister istemez, ‘demokrasiden uzaklaşma’ya başlar. Bu gibi ülkeler dünyada var ve ‘liberal olmayan demokrasi’ deniliyor. ‘Otoriterleşme eğilimleri’nin sergilendiği demokrasiler, kendiliğinden, ‘illiberal demokrasiler’e evriliyorlar. Türkiye’de şimdiki durum bu.
Bunun bütün dünya farkında. Geçen hafta sonlarında, Bilderberg toplantısı kulislerinde, benim en çok muhatap olduğum soru, ‘Erdoğan’a ne olduğu’ndan ziyade “Tam ne zaman oldu?” ve “Niye öyle oldu?” idi.
Türkiye ile ilişkili, dahası onu çok yakın tanımış, hatta birlikte iş tutmuş birçok isimden işittim, daha ziyade bu soruyu. Soruda, ‘siyaset analizi’ kadar ‘psikolojik analiz’ arayışı vardı. Erdoğan’ın ‘ideolojik ve mezhepçi kutuplaşma’ üzerine inşa ettiği ‘iktidarını sağlamlaştırma’ politikasının ülkenin toplumsal dokularını, ruhunu tahrip etmesinin yanı sıra kendisine ‘başarı sunan’ bir ‘rasyonel’i elbette var.
Ne var ki dış dünyada çok kişi, böyle bir ‘gidişat’ın pek de uzak olmayan bir vadede, iktidar sahibine ‘başarısızlık’ getireceği kanısında olduğu için, Erdoğan’ın davranışlarında ‘siyasi rasyonel’ aramıyor. ‘İrrasyonellik’ görüp, nedenini anlamaya çalışıyor ve ‘psikolojik tahlil’e yöneliyor.