Karşımızda muhalif herkesi neredeyse bireyler olarak teker teker muhatap alan, insanların her sözüne, cümlesine, mesajına, imzasına lâf yetiştirme gayretkeşliği içinde bir devlet var.
Vatandaşını can güvenliği konusunda temin etmekten ziyade tehdit eden bir devlet var.
Bu “keyfiyet” karşısında yazılı-görsel medya ve de sosyal medya üzerinden resmi makamlarca doğrudan hedef gösterilen bir pozisyonda olmanın elbette ürkütücü, endişe verici yanları var.
Ancak bu “bireysel” kaygıların üzerine çıkıp manzaraya bakınca bu ülkeye ve onun resmi-politik işleyişine ilişkin daha genel bir “toplumsal” kaygıya kapılmaktan da geri duramıyor insan…
Vatandaşının sergilediği her muhalif tavır ve duruş karşısında (en son “111 imzacı” ve Baskın Oran örneklerinde olduğu gibi) devleti temsil edenlerin bu kadar “kişiselleştirici” bir tepkisellik içinde olması, siyasi iradenin kendine güven ve inancı açısından da insanı kaygıyla düşünmeye sevk ediyor.
Vatandaşla bu ölçüde polemik ve kavga, güçten ziyade güç zafiyetine yönelik soru işaretlerini akla getiriyor.