Türk tipi olağanüstü muhalefet

 

ÖZLEM KAYGUSUZ*

Türkiye’nin iç ve dış siyasette sürüklendiği mevcut durumu tanımlamak için bir süredir ‘gerilim’, ‘kriz’, ‘tıkanıklık’ gibi sözcükleri kullanıyoruz; ancak referandum sonrası mevcut durumu betimleyecek en doğru sözcük herhalde ‘türbülans’tır. Türkiye’nin siyasal sisteminin içinde bulunduğu koşulları ancak bu kelimenin ifade ettiği ‘hızlı, yönsüz, düzensiz ve korkutucu çalkantı’ olarak tanımlayabiliriz.

Bulunduğumuz irtifadaki hava koşulları-bunu küresel ölçekteki liberal demokrasi krizi ve bölgesel koşullar olarak okuyun- nedeniyle bu türbülans bir süre daha devam edecek gibi görünüyor. Ancak türbülans içindeki bazı akışlar aslında çıkış olasılığını da içinde barındırıyor. Sorun şu ki, bu akışları arkasına alarak uçağın türbülanstan çıkmasını sağlayacak yeni bir pilotaj –bunu da sağlam bir muhalefet olarak okuyun- olmayışı maalesef temel sorunumuz.

CHP’nin ve diğer bazı partilerin referandum sonuçlarına yaptıkları itirazın YSK tarafından doğrudan reddedilmesi şöyle bir sonuç ortaya çıkardı: En iyi niyetle mühürsüz oyların sahte olmadıklarını ve sandık kurullarının anlaşılmaz bir şekilde görevlerini yapmamaları nedeniyle bu sorunun ortaya çıktığını bir an için kabul etsek bile, bu nedenle ortaya çıkan yasallık –ve tabii ki aynı anda meşruiyet- sorununu çözebilecek tek anayasal kurumun bu sorunu kabul etmemesi ve böyle bir hukuksuzluğu –hiçbir müdahalede bulunmayarak- aslında bilfiil yaratmış olması, Türkiye’yi zaten epey uzaklaştığı hukuk devleti olma niteliğinden tamamen koparmıştır.

Hatta bırakın hukuk devleti olmayı, Türkiye artık bir yasa devleti, yani son derece sorunlu olsalar dahi mevcut yasaların uygulandığı bir kanun devleti olmaktan bile çıkmıştır. Sandık kurullarının en temel görevleri olan oy pusulalarını mühürleme görevini neden olduğunu anlayamadığımız bir şekilde yapmamaları, bu kadar basit ama belki de bilinçli bir eylem, koca bir ülkenin 98 yıllık siyasal düzenini değiştirmek için yapılan çok kritik bir referandumun sonuçlarını değiştirmiş görünmektedir ve görüldüğü üzere yönetim düzenimizin böyle bir sorunu giderecek hiçbir mekanizması yoktur.

Bu hukuksuzluk, siyasal yelpazenin neresinde olursa olsun orta sınıf, kentli, eğitimli, demokratik kaygıları olan ve mevcut durumun bir tek adam rejimine doğru gittiğini görerek ‘Hayır’ oyu veren geniş kesimlerin doğrudan itiraz edecekleri bir durumdur. Referandum sonuçları da, özellikle büyük kentlerde bir kısım AKP’li seçmenin dahi bu çerçevede ‘Hayır’ oyu verdiğini göstermiştir.

Dolayısıyla daha referandum gecesi özellikle büyük kentlerde insanlar sokak protestoları örgütleyerek bu duruma itiraz etmeye başlamışlardır. Bu eylemler, ciddi ve dikkate alınması gereken bir itirazın ifadesidir. Ülkenin oy veren vatandaşları, oy kullandıkları referandumda şeffaflık, yasallık ve denetlenebilirlik talep etmektedirler. Dolayısıyla bu eylemlerin -her ne kadar siyasal içerik bakımından ya da katılan toplumsal kesimlerin ideolojik kimlikleri bakımımdan benzerlikler olsa dahi- Gezi eylemleri ile karşılaştırılması doğru olmaz. Elbette ki “Gezi bir fantezi idi; burada işler ciddi” demek istemiyorum. Gezi’de ‘bağzı şeylere’ itiraz edilmişti; onlar da meşruydu ve siyaseti salladı. Burada ise itiraz edilen şey ülkenin yasalarının uygulanmaması ve buna da kimsenin engel olamamasıdır. Yani itiraz edilen şey akut ve açık bir hukuksuzluktur. Bunun siyaseti çok daha fazla sallaması beklenir.

Ancak her nasılsa ülkenin ana muhalefeti -iktidar partisine oldukça benzeyen zihniyetle- bir ön-Gezi süreci yaşandığını düşünerek bu itiraza kuşku ile yaklaşmış ve mesafeli bir tutum takınmıştır. CHP’nin ‘kurumsal olarak’ protestoları desteklemediğini ilan etmesinin anlamı budur. Toplumsal gerilimin bu kadar arttığı bir dönemde birçok şeyden çekinilmiş olabilir ve bu da belki anlaşılabilir. Ancak demokrasinin en temel işleyiş mekanizmaları açısından bakıldığında muhalefetin tutumu gerçekten çok sorunludur. Çünkü, ülke tarihinin belki de en kritik dönemecinde şeffaflık ve denetlenebilirlik talep eden vatandaş eylemliliği, potansiyel iç çatışma çerçevesinden görülmeye başlandığında zaten demokrasinin en temel girdilerinden biri olan devingen bir toplumsallığın ya da vatandaş aktivizminin yolu da kapatılmış olur.

Kurumların çalışmasını ve hukukun uygulanmasını talep eden vatandaş demokrasinin olmazsa olmazıdır ve şu anda dünyanın dört bir köşesinde tanık olduğumuz popülist-faşizan eylemliliğe karşı bu tür bir vatandaş eylemliliği aslında bir panzehirdir. Günümüz dünyasında ekonomik ve politik gücün eşitsiz bir biçimde belli ellerde yoğunlaşmasına, hukukun üstünlüğünün rutin olarak askıya alınmasına, iç ve dış politika önceliklerinin demokratik olmayan yöntemlerle belirlenmesine yönelik vatandaş itirazı demokrasinin emniyet sübabıdır. Çok değerlidir; bu kadar kolayca harcanmamalıdır. İçinde bulunduğumuz OHAL koşullarında lüks bir tartışma yaptığımın farkındayım. Ama demokrasi de uzun bir yoldur ve demokratik kurumlar aslında kriz zamanlarında olgunlaştırılıp sağlamlaştırılabilir.

Bu devingen toplumsallıktan ne kastettiğimi biraz daha açmakta fayda var. Demokrasinin, bir ideal, bir fikir, ya da bir kurumlar ve kurallar seti olmaktan çok, bir süreç olarak ele alınması gerektiğini savunan Charles Tilly’e göre, aslında sürekli hareket halinde olması gereken bazı asgari süreç dizileri demokrasiyi yaşayan bir sistem yapar. Diğer bir deyişle, demokrasi sabit kurum ya da prosedürleri değil, yurttaşlarla yöneticiler arasında düzenlenmiş bir dizi etkileşimi ifade eder. Tilly şöyle ilginç bir demokrasi tanımı da yapar: Demokrasi, sıradan vatandaşların kolektif taleplerde bulunmak için siyasal otorite ile çekişmesidir. Bu taleplerin içeriği zaman içinde farklılaşabilir; burada önemli olan bu kolektif talep oluşturma ve kamusal otoritenin de bunları hayata geçirmesi sürecinin kesintisiz bir şekilde devam etmesidir.

Bir ülkedeki demokrasi düzeyini belirleyen bu asgari süreçler şöyle özetlenebilir: Birincisi, yurttaşların dile getirdiği kolektif talepler etkili olmalı, politikalara dönüşmelidir. İkincisi, farklı yurttaş gruplarının talepleri eşit bir şekilde devletin politikalarına dönüşmelidir. Üçüncüsü, bu kolektif taleplerin dile getirilmesi, devletin koruması altında olmalıdır. Son olarak, vatandaşların kolektif talepleri sonucu oluşan politikalar, kamusal otoriteyi ve yurttaşları eşit şekilde bağlamalıdır. Bütün bu süreçlerde sağlıklı ve sürekli ilerleme demokratikleşme, gerileme ise demokrasinin geri çevrimidir. Modern dünyada rejimler yavaş yavaş demokratikleşirler; ancak demokrasinin geri çevrimi oldukça hızlı olur. Genellikle rejim krizlerinin ardından, seçkinlerin kendi iktidarlarına yönelik tehdit algıları arttığında demokrasinin geri çevrimi başlar. Yani biraz önce özetlediğimiz süreçler geriler, bazıları tamamen yokolur. Bu nedenle özellikle rejim krizi içinde ortaya çıkan kolektif talepler çok daha kritik bir rol oynar.

Tilly’e göre, demokrasinin 20’inci yüzyıldaki geri çevrimlerine baktığımızda, esas olarak demokrasilerin çoğu seçilmiş yöneticiler tarafından alaşağı edilmiştir. Seçilmiş yöneticiler, bazen bilinçli bir şekilde diktatörlüğe yönelmişler, bazen de askerlere darbe yolunu açan hatalar yapmışlardır. Tilly’nin özellikle bu son saptamalarının son beş yıldır yaşadığımız siyasal gelişmeleri anlamak için çok doğru bir çerçeve sunduğu açık. Ama daha da önemlisi şu: Demokrasinin geri çevrimi dediğimiz sürecin en önemli nedenlerinden biri de yurttaş pasifliğidir.

Yani, yukarıda özetlenen demokratik süreçleri işler düzeyde tutacak olan şey kolektif talep oluşturan vatandaş aktivizmidir. Vatandaşlar gerek kolektif talep oluşturma hakkının kendisi için, gerekse farklı içeriklerde oluşturacakları kolektif talepleri için kamusal otorite ile yani devletle çekişmek zorundadırlar. Tüm sorunlarına rağmen liberal demokrasinin bugün mumla aranılan çok temel kurumları, bu çekişmenin, yüzyıllara dayanan toplumsal mücadelelerin sonucudur.

Bugün içinde yaşadığımız süreçte, OHAL koşulları altında gerçekleştirilen ve tüm dünyanın gözleri önünde mühürsüz oy pusulası gibi bir skandalla meşruiyet tartışmasına konu olan referandum sonuçlarına itiraz, kolektif olarak hukuk talep eden bir mükemmel bir vatandaş aktivizmidir. Türbülanstan çıkış için böyle bir aktivizmi aslında yeni bir akış olarak başlatması gereken ana muhalefet, tam tersine bu aktivizmi dışlamaktadır ve bu haliyle de olağanüstü hal koşullarını oldukça içselleştirmiş olduğu izlenimini vermektedir.

Olağanüstü muhalefet, Türk tipi cumhurbaşkanlığı rejiminin Türk tipi muhalefet biçimi olarak demokrasi tarihimizdeki yerini almıştır.

*Yrd.Doç.Dr.
Ankara Üniversitesi, SBF,
Uluslararası İlişkiler Bölümü