ABD’nin köklü gazetelerinden New York Times’ın pazar ekinde 15 Temmuz darbe girişiminin ardından girişilen tasfiyeleri anlatan kapsamlı bir haber kaleme alındı.
Haberi, Elif Sevtap Gürbey çevirisiyle aynen aktarıyoruz.

Polis memurları doktorun İstanbul’daki evinin kapısına dayandıklarında sabah saat 6 idi—baskınlar genellikle bu saatlerde, bazen 5:30’da başlıyor—ve içlerinden biri, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı öldürmeye teşebbüs etmekle suçlanıyorsunuz” dedi.
Kendine hakim olamayan doktor güldü. “Gerçekten mi? Suçum bu mu?”
Polis memurları da gülümsediler. “Evet. Ayrıca Türkiye’yi yıkmaya teşebbüs etmek ve bir terör örgütünün üyesi olmakla da suçlanıyorsunuz.”
Doktor “Gerçekten mi?” dedi. Onlara baktı. Hepsinin üzerinde tabanca vardı. “O zaman bir sigara yakabilir miyim?” dedi.
Polis memuru şaşkın görünüyordu. Bir Gülencinin sigara içmesini beklemiyorlardı. Doktor ısrarla Gülenci olmadığını söyledi. Ama bunun bir faydası olmadı. Çok yakında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın tasfiye makinesine kapılan Türkiye’deki binlerce kişiden biri olacaktı.
Polis, doktorun evini araştırdı, kitaplarının ve diğer eşyalarının altını üstüne getirdi, Gülenci olduğuna ya da Türkiye’de 1960’larda vaaz vermeye başlayan ve takipçilerinin sayısı beş milyona ulaşan İslami din adamı Fethullah Gülen’i desteklediğine dair bir kanıt bulmaya çalışıyorlardı. Gülen’in 1999’dan beri Pennsylvania’da sürgünde yaşaması polisin neden seri numarası F ile başlayan 1 dolarları aradığını kısmen açıklıyordu—Türk hükümeti 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sorumlu tuttuğu Fethullah Gülen Terör Örgütü ya da FETÖ tarafından işaretlenen bu dolarların bazı gizemli biçimlerde kullanıldığını iddia ediyor.
Halihazırda, Gülenciler tarafından kurulan Bank Asya’da hesap sahibi olmak; telefonunuzda şifreli ByLock (darbe girişimi için planlamanın bu uygulama ile yapıldığı düşünülüyor) iletişim uygulamasının olması; F serisinde banknotlara sahip olmak; çocuklarınızı Gülen ile ilişkili bir okula göndermek; Gülen’e bağlı bir kurumda (üniversite ya da hastane) çalışmak; Gülen’in gazetesi Zaman’a üye olmak; ya da evinizde Gülen’in kitaplarından birini bulundurmak da gibi deliller sizin FETÖ üyesi olduğunuzun göstergesi olabiliyor. Doktoru töhmet altında bırakan böyle bir delil mevcuttu. Üç yıl yurt dışında yaşadıktan sonra Türkiye’ye dönüp karısı ve çocukları ile yeni evine taşındığında, caddedeki en yakın bankada, Bank Asya’da bir hesap açmıştı.

Doktorun hatırladığı kadarıyla sayıları 10 kadar olan polis memurları ona meraklı bir gözle baktılar. “Kimsin sen?”
Doktor burada bahsedemeyeceğim geçmişini, eğitimini, mesleki başarılarını, seyahatlerini polislere anlattı. Sizi temin ederim oldukça etkileyici bir özgeçmişi var. Pek çok doktor gibi her zaman birinciliğe yerleşen birinin özgüvenine sahip.
Memurlardan biri doktora “Sizin gibi bir suçluyla henüz karşılaşmadım” dedi.
Doktoru bodrumunda bir kaç gün geçireceği Fatih’teki polis merkezine götürdüler. Fatih emniyeti İstanbul’un kalbindeki geniş bir cadde üzerinde ve pek çok bürokratik binanın ucuz ve meşum ambiyansına sahip. Göz altına alınanlar bodrum katındaki karanlık ve hareket alanı olmayan nezarethanelerde bir avukat ile görüşme izni olmadan beş gün kadar bir süreyle tutuluyorlar; ayrıca darbe girişimi sonrası ilan edilen “olağanüstü hal” yasaları gözaltına alınanların duruşmaya çıkmadan 30 gün süreyle gözaltında tutulmasına da izin veriyor. Burada, Fatih gibi tutukevlerinde 2000’lerin başlarında durdurulan işkenceler yeniden uygulanıyor.
Doktor işkenceye tabii tutulmadı ama orada tanıştığı bir diğer tutuklu ona şunları söyledi: “Beni karanlık bir odaya aldılar ve ellerim arkamdan bağlı bir şekilde üç gün süreyle bir sandalyede oturttular. Beni sadece şeker ve suyla beslediler. Yanında hiç yiyecek var mı?”
Doktor mahkemeye çıktığında savcı, “Hakkında Bank Asya’ya para yatırmak dışında hiçbir şey yok” dedi. Ondan sonra da “Parayı bankaya yatırmanı kim söyledi” diye sordu.
Doktor “Bu bankanın sahibi kim bilmiyorum” cevabını verdi. “Hiçbir bankanın sahibinin kim olduğunu bilmiyorum. İstanbul’da 30 banka var. Ben evime en yakın olanı seçtim.”
Savcı doktorun tutuklanmasını talep etti. Hakim ise doktora kendini savunmak için ne söyleyeceğini sordu.
“Suçlama ile ilgili hiçbir şeye yanıt vermeyeceğim, çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı öldürmeye, Türkiye’yi yıkmaya çalıştığım ve bir terör örgütünün üyesi olduğum suçlamaları saçma. Size sadece kim olduğumu söyleyeceğim.” Doktor kariyeri ile ilgili başarılarını, mütevazı kökenlerini anlattı. Hakim savcının tutuklama talebini reddetti. Ancak doktor evine döndüğünde sabah saat 6’dan önce uyuması mümkün değildi. Haftalar boyunca her gece bir saat uyuyabildi.

Doktorun avukatının öngörüsü doktorun ikinci kez gözaltına alınacağı idi. İnsanları tekrar içeri almak için serbest bırakmak yaygın bir uygulamaydı. Bugünlerde Türkiye hırslı savcıların ülkesi. Eğer polis yeniden gelseydi 2014’te kurulan ve siyasi amaçlar için kullanıldığı bilinen sulh ceza mahkemesine götürülecekti. Tasfiye sırasında orada yapılan duruşmalar sıklıkla tutuklanma ve hapis cezası ile sonuçlanıyor.
Yabancı bir ülkenin vizesine sahip olan doktor Türkiye’den kaçmaya karar verdi. Ancak havaalanında durduruldu. Havaalanında yaşanan bu vakalar tüm ülke çapında tekrar tekrar yaşanan bir rutin haline geldi. İnsanlar gözaltına alınmalarının ya tutuklanmalarının yakın olduğunu farkına varıp ülke dışına bir uçuş yakalamaya çalışıyorlar ama uçağa binmeden önce ya pasaportlarına el konuluyor ya da iptal ediliyordu. Hatta bir terör örgütüne üye damgasını yemeyen ya da Erdoğan’ı öldürmeye çalışmakla suçlanmayanlar bile pasaport memuru telefonda aradığı birine kimlik numaraları okuyup ülkeden ayrılma izinleri olduğunu doğrulayana kadar pasaport sırasında bekletiliyorlardı.
Doktor o sıralarda işkence haberlerini, yasal bir başvuru olmaksızın alınan sonsuz hapis cezalarını duyuyordu; ailesini arkada bırakmak anlamına gelse bile kaçmak zorunda olduğunu biliyordu. İnternette bir kaçakçı buldu—bu konuda Türkler Suriyeli Facebook grup sayfalarını araştırarak Türkiye’deki Suriyeli mültecilerin izinde ilerlediler—ve “VİP” fiyatı ödeyerek uluslararası sulara açılan bir sürat teknesine binmek için sahil şehri Marmaris’e gitti. Kaçakçılar çoğunluğu zengin olan Türk sürgünler için kaçış bedelini 20 bin avroya kadar yükselttiler. Şimdi bu doktor da Almanya, İsveç, Yunanistan, Britanya ve Amerika Birleşik Devletleri gibi yerlerde sürgünde yaşayan yaklaşık binlerce Türk’ten biri.

Doktor, bir sürü eski kent gibi, hatta bazen gözlerini kısarak bakarsan İstanbul gibi görünen 19. yüzyıldan kalma binalar, kemerli çarşılar ve büyük meydanlarla dolu bir Avrupa kentinde saklanıyor. Her gün burada Gülenciler, Kürtler, gazeteciler, akademisyenler ve bu doktor gibi Erdoğan tarafından şeytan gibi gösterilen ya da basitçe onu desteklemeyi reddeden Türk toplumunun bireyleri diğer hemşerilerinin varlığından habersiz bir şekilde sokaklarda birbirlerinin yanından geçip gidiyorlar. Bu insanlar geçim kaynaklarını ve vatandaşlıklarını kaybettiler, karılarından, kocalarından ve çocuklarından ayrıldılar. Yurt dışında tanıştığım bu travmayı yaşamış pek çok kadın ve erkek—Türkiye’de yaşayan pek çok kişiye ilaveten farklı Avrupa şehirlerinde yaşayan bir düzineden fazla sürgünle görüştüm—amaç soylarının sonunu getirmekmiş gibi ailelerinin kasıtlı olarak yok edildiğine inanıyorlar. Tasfiye edilenlerden kırılgan çehreli, solgun benizli ve tel çerçeveli gözlüklü, ağlayan genç bir mühendis kozmopolit geçmişini anımsatan yüksek tavanlı restoranda oturduğumuzda bana “Bu bir tür soykırım” dedi.
Darbe girişimi en azından ilk başlarda tuhaf bir deneme idi. TV’de ve Twitter’da İstanbul’da Boğaziçi Köprüsü’nü işgal eden askerleri ilk gördüklerinde Türkler birbirlerine “Bu nasıl bir askeri darbe?” diye sordular. Saat sadece gece 10’du—daha yaşlı Türklerin belirttiği üzere darbeler şafaktan önce oluyordu. İnternet ve telefon hatları kapatılmamıştı; TV istasyonları özgürce yayın yapıyorlardı. Türkler, Türk ordusu asla böyle bir darbe sahnelemez dediler. Türkler darbelerini iyi biliyorlar, pek çoğu hali hazırda dört askeri darbe görmüş durumda.
Muhtemelen terör tam olarak kendini caddelerde protesto eden siviller üzerine ateş eden ordunun video görüntüleri seyredildiği zaman gösterdi. Ülkenin batısında bulunan İstanbul’da kimse böyle bir şey görmeye alışkın değildi. Savaş jetlerinin ses bariyerini kıran devasa patlamaları tüm şehirde yankılanıyordu. Tanklar ve askerler binlerce protestocunun sadece bir kaç yıl önce hükümetin Gezi Park’ı ile ilgili inşaat planlarını sorguladığı Taksim Meydanı’na doğru harekete geçti.
Kaosun ortasında diyanet işleri Başkanlığı ülkenin imam ve müezzinlerine mesaj attı ve Erdoğan’ın muhafazakar destekçilerini sokağa çıkmaya cesaretlendirmek için onlara cami hoparlörlerinden özel bir dua okumaları talimatını verdi. İstanbul’un tüm mahallelerinde erkekler caddelere akın ettiler. Elinde silah olan bazıları tepede uçan helikopterlere çılgınca ateş ediyordu.
Ve sonra her şey sona erdi. Darbe girişimi başarısız olmuştu. Türk yetkililere göre 3 bin yaralıya ilaveten ölü sayısı 276 idi. Bir darbe girişimine karşı sivillerin başarılı bir şekilde harekete geçirilmesi Türkiye’de eşi benzeri görülmemiş bir olaydı. Türkler için bu bir demokrasi savunusuydu.

Hükümet tüm suçu Gülen’in takipçilerine yaymadan önce darbe girişimin sorumluları olarak anında Gülenci subayları kınadı. Son yirmi yılda Türk siyasetine özellikle dört ana fraksiyon hakim olmuştur: İslamcı muhafazakar AK Parti; ordu ve seküler destekçileri; Kürt militan grup PKK ve çeşitli Kürt siyasi hareketleri ve son olarak da hepsinin içinde en gizemli olan grup, Gülenciler. Gülen ve takipçileri Türk milliyetçiliğini, yüksek eğitim standartlarını ve—pek çok Müslüman kardeşinin aksine—muhafazakar bir yaşam tarzını dikkatli bir şekilde Batı yanlısı bir görüşle harmanladı.
Gülencilerin eğitim ve kariyer fırsatı sunma sözü vermelerinin yanısıra din propagandası yapmaları hem yoksullar ve hem de elitler arasında bir çok Türk ve Kürt’ü harekete katılmaya ikna etti. Gülenciler, Amerika Birleşik Devletleri de dahil olmak üzere yurt dışında takipçilerinin eğitmen olarak çalıştığı okullar inşa ettiler. Ayrıca bankalar, kar amacı gütmeyen kuruluşlar, yayınevleri, üniversiteler, gazeteler, televizyon istasyonları ve öğrencileri üniversite girme sınavlarına hazırlayan karlı dershane zincirleri kurdular. Gülenciler eğitimin onlar için öncelikli olduğunu söylüyorlardı.
Gülencilerin uluslararası ticaret, siyasi bağları ve teknokrasi ile ilgili uzmanlıklarının aksine AK Parti’nin gücü çalışan ve orta sınıf içindeki derin toplumsal ve seçmen ağlarından geliyordu. 2002 yılında AK Parti ve şimdiye kadar haber medyasının yanısıra yargı ve ulusal polis gücü içinde de istihdam edilen Gülenci müttefikleri iktidara geldiklerinde önce subayları ve gazeteciler, Kürtler, laikler de dahil olmak üzere diğer muhaliflerini düzmece davalara ve hapis cezalarına maruz bıraktı. Özel hayat ile ilgili aşağılayıcı ayrıntılar mahkeme tutanaklarında ve gizemli web sitelerinde yer aldı; kariyerler mahvedildi; subaylar hiçbir yasal gerekçe gösterilmeden gözaltına alındı; telefon dinlemeleri aldı başını yürüdü. İnsanlar Gülencilerin kendi paralel devletlerini yönettiklerinden endişe ediyorlardı; şu anda ise artık bu kavga aşikar bir hal almış durumda.
Zamanla, Gülenciler ve AK Parti ittifakı siyasi anlaşmazlıklar nedeni ile parçalandı—örneğin PKK ile barış süreci ve hepsinin de üstünde Gülenci savcıların Erdoğan’a yönelttiği mali-yolsuzluk vakaları. 2014 yılıyla birlikte, her iki taraf birbirini yok etmeye çalışıyordu. Erdoğan geçtiğimiz temmuz ayı darbe girişimi suçunu Gülencilere bağladığında Türklerin çoğu bunu mantıklı buldular: Olaydan hemen sonra yapılan bir ankete göre nüfusun yüzde 65 kadarı iddiaya inandı; pek çok saygıdeğer dış ve iç uzman da bunun mümkün olduğuna inandı. (Gülen’in kendisi darbe girişimi ile ilgili her hangi bir bağlantıyı reddetti.) Türkler ayrıca Gülencilere güç sahibi iken uyguladıkları gizli ve baskıcı taktikler yüzünden de öfkeliydiler.

AK Parti’nin görüşüne göre, kendini darbe girişimin arkasında olmakla suçlanan Gülen’e adayan herkesin Gülen ne söylerse yaptığı varsayıldığından bütün Gülenciler, muhtemelen darbe ile ilişkisi olmayan öğretmenler ve esnaflar bile yasal olarak terörist ya da FETÖ’nün bir üyesi sayılabiliyor. Düşmanlarını bu kadar kapsamlı bir biçimde tanımlayan Erdoğan aynı zamanda bu sayede bir fırsat da yakalamış oluyor. Sadece Gülencileri değil gazeteciler, akademisyenler, liberaller ve Kürt aktivistler de dahil olmak üzere bütün muhaliflerin işini bitiriyor. Sonuç bir zamanlar Türk toplumunu bir arada tutan bağlar ve strüktürün yanısıra tüm kurumları ile kendi kendini yiyip bitiriyor görünen bir devlet. Bu süreç gerçekleştiği zaman, hukukun korumasından yoksun vatandaşlar veya iktidara sadık olanlar bile ev tepelerine çökmeden kaçmak için ellerinden geleni yapacaklardır.
16 Nisan’da Türkler parlamentoyu istediği zaman görevden alma da dahil olmak üzere cumhurbaşkanına geniş yetkiler verecek olan bir referanduma oy verecekler. Erdoğan tekrardan cumhurbaşkanlığı için aday olabilecek ve destekçilerinin istikrar getireceğine inandığı, muhalefetin ise bir “son”—Türkiye’de otoriter iktidarın zaferi olarak adlandırdığı bir sonuçla iktidarını büyük olasılıkla bir 14 yıl daha ya da 2029’a kadar uzatabilecek. Erdoğan da bunun onun açısından muhtemel bir son olmasından açık bir şekilde endişeleniyor, çünkü referanduma giden aylarda aleni bir tehdit kampanyası başlattı. ‘Hayır’ oyu verecekleri terör destekçisi olarak ilan etti. ‘Hayır’ kampanyasını düzenleyenler gözaltına alındı. Hükümetin sigara karşıtlığı için dağıttığı broşürler, içlerindeki ‘Hayır’ kelimesinin seçmenlerin bilinçaltında olumsuz etki yapabileceği endişesinden dolayı kaldırıldı. ‘Hayır’ı savunan kadın aktivistler eşkıyalar tarafından dövüldü. Türkler için bu referandum bir hayatta kalma mücadelesi haline geldi.
Bir ülkeyi yok etmenin bir yöntemi de listeler yapmak. Türkiye’de Resmi gazete isimli bir web sitesi var. Hükümetin parlamentoda onaylanan kanun tasarılarını yayınladığı bir gazete, ancak darbe girişiminden sonra Resmi gazete bakanlıklardan, okullardan, mahkemelerden, üniversitelerden, sivil toplum örgütlerinden, polis müdürlüklerinden, askeri birliklerden, hastaneler ve bankalardan tasfiye edilecek ilk bin kişinin isimlerin listelendiği bir siteye dönüştü.
O zamandan beri yeni listelerin yayınlandığı haberleri düzenli aralıklarla Twitter veya Facebook aracılığı ile akıyor. Bu listeler genellikle gece yarısından sonra yayınlanıyor ve bunu takip eden son derece ürkütücü saatlerde insanlar çevrimiçi olup komşularına, işverenlerine, ailelerine, oğullarına ve kızlarına da görünür olacak isimlerinin listede olup olmadığını kontrol ediyorlar. Listeye girenler işlerini, emekli aylıklarını, pasaportlarını kaybettiklerini bu şekilde öğreniyorlar. Bir kez listeye girdin mi, hayatta kalmanı sağlayacak çok az olanakla Türkiye’de sıkışıp kalmış oluyorsun. Artık bir çeşit mesleki ölüme ve bazı durumlarda toplumsal ölüme tabi tutuluyorsun: çocuklar okulda zorbalığa uğruyor, aileler mahallelerinde kötü muameleye tabi tutuluyorlar. Hükümet, Olağanüstü Devlet diye de adlandırılabilecek olan genişletilmiş olağanüstü hal boyunca diğer cezalandırma biçimlerini uyguluyor. Bazı insanlar işsiz bırakılıyor. Diğerleri tutuklanıyor, hapse atılıyor ve işkenceye uğruyorlar.

Listeler sadece insanlardan ibaret değiller. Ne kadar tehlikesiz görünürlerse görünsünler bütün organizasyonlar orada: Bir kaçını saymak gerekirse, Tamamlayıcı ve Alternatif Tıp Derneği, Ağacı Sev Ormanı Koru İnsanca Yaşa Derneği, Gastrointestinal Onkoloji Derneği. Bunların çoğu Gülenci değil aksine Kürt ya da solcu dernekler. Türkiye’nin tasfiye listeleri toplumunun her kesimine dokunuyor gibi görünüyorsa, bu gerçekten öyle olduğundan.
Tasfiye ülke içinde yavaş yavaş ilerledi, ilerlemesinin arkasındaki nedenleri görmek bazen zordu. Ben de arkadaşlarımdan hikayeler duymaya başladım: Bir tanesi annesini muayeneye götürüyor ve vardığında bütün doktorların tutuklandığını öğreniyordu. Tüp bebek konusunda uzmanlaşmış bir klinik kadınlar depolanmış yumurtalarını geri isteyemeden aniden kapatılmıştı. Tutuklamalar giderek garipleşti; ülkenin en eski ve en sevilen baklava üreticisi Güllüoğlu zincirlerinin sahibi ailenin bireyleri, sosyal medyada ‘Türk milletine hakaret’ ettiği gerekçesiyle hapse atılan moda tasarımcısı Barbaros Şansal. Tüm üniversiteler kapatıldı, mezunlarının diplomaları iptal edildi. Özel bir üniversite öylesine büyük yıkıma uğramıştı ki, web sitesinde rektör, İslamcı teoloji profesörü, turizm bölümünün dekanı ve daha fazlası için aynı kişinin resmi görünüyordu. Polislerin yeni anne olan kadınları tutuklamak için doğumhane kapılarında bekledikleri biliniyor. Bazı tasfiye edilen akademisyenler artık ne seyahat edebiliyorlar ne de yurtdışında görev alabiliyorlar.
Yakın tarihli bir ana muhalefet partisi raporuna göre şu ana kadar Türkiye’de 140 bin kişinin pasaportları iptal edildi. 100 bin kişiden daha fazlasının darbe girişimin bir parçası olduğundan şüphe ediliyor; 71 bin kişi gözaltına alındı ve 41 bin kişi tutuklandı. Yaklaşık 35 bin kişi önce gözaltına alındı ve sonra serbest bırakıldı. Akademik alanda 6 bin kişi, 4 bin hakim ve savcı, 24 bin polis ve güvenlik görevlisi, 200 vali ve personeli işlerini kaybetti. Yedi bin askeri personel görevlerinden azledildiler. On beş üniversite, 1000 okul, 28 TV kanalı, 66 gazete, 19 dergi, 36 radyo istasyonu, 26 yayınevi ve beş haber ajansı kapatıldı. Sözlü bir şekilde şiddeti teşvik etmekle suçlanan ılımlı Kürt siyasetçi Selahattin Demirtaş hapiste ve şubat ayı itibarıyla Demirtaş’ın partisi HDP’den toplam 5 bin 471 kişi gözaltına alındı ve 1482 tutuklandı. Kürt aktivistler kapılarının çalınacağı korkusuyla yaşıyorlar—pek çoğu artık evinde kalmıyor—çünkü bir kez hapse atıldıktan sonra artık bir daha dışarı çıkamayabilirsiniz.
Türkiye’nin tarihinde ordu başarısız değil gerçek darbelerin ardından bir kaç kez sıkıyönetim ilan etti. Daha önceki darbelerin sonrasında daha fazla işkence, daha fazla asarak idam gibi çok daha büyük şiddet uygulandığı görüldüyse bile bu durumun sona ereceği sözü her zaman vardı. Sıkıyönetim kanunların sona ereceği beklenebiliyordu; özgür seçimler eninde sonunda yapılıyordu.
Ancak, Türkiye’den kaçan bir gazetecinin söylediği gibi, Erdoğan ile birlikte ‘uzun vadeli bir proje’ başlamış gibi görünüyor. Her hangi bir şekilde normale geri dönüleceği ihtimali, şu andaki bu yıkıcı durumun sona ereceğine dair bir duygu yok. Erdoğan bir keresinde “Bana diktatör miktatör diyorlar” dedi. “Bunu demeleri beni hiç rahatsız etmiyor. Bir kulaktan girip öteki kulaktan çıkıyor!” Erdoğan ve pek çok destekçisi için tasfiyeyi meşru kılan slogan Gülen hareketi tarafından “Kandırıldık” ya da “Oyuna getirildik”, AK Partili siyasetçiler televizyonda bunu söylüyorlar; havaalanında sırada beklerken bir kadın bir Türk’e: Bize ne olduğunu biliyorsun, değil mi? Kandırıldık—oyuna getirildik. Bu, AK Partinin yaptığı ihlalleri temize çeken, geri kalan herkesi kınayan bir ifade.

Görünüşe göre, vatandaşların kendileriyle otokrat arasında duran tek sahip oldukları şey avukatlar. Erdoğan’ın tasfiye hareketini idare eden merkezi sistem adalet sistemi olduğundan Türkiye’deki savunma avukatları birer kahramanlar. Son zamanlarda Demirtaş’ın 27 yaşındaki avukatı Levent Pişkin ile İstanbul’un Kurtuluş semtinde HDP avukatlarının davayı tartışmak için sıklıkla bir araya geldikleri bir kafede buluştum. Başarısız darbeden sonra Pişkin’in kendisi de üç gün gözaltına alınmıştı. Kürtler darbe girişimi ile bir ilgileri olduğu için değil, devletin uzun zamandır var olan Kürt militan grubu PKK ile ilişkileri olduğu şüphesinden dolayı tasfiyenin mağdurlarıdırlar. Ancak Pişkin ve diğerleri bu kitlesel hapislerin çok daha büyük bir nedeni olduğuna inanıyorlar: Kürtlerin son seçimlerdeki popülariteleri. Pişkin, savcıların mahkemeye kanıt sunma zahmetinde bulunmaması gerçeğinin geride siyasi bir motivasyonun olduğunu ortaya koyduğunu söylüyor.
Pişkin bana savcıların davalarının arkasında “Bir rasyonellik ya da neden olmadığını” söyledi. “Örneğin, Selahattin Demirtaş aleyhine açılmış 102 dava var ve hepsi de yaptığı konuşmalarla ilgili. Demirtaş parlamentonun bir üyesi ve parlamento üyeleri dokunulmazlığa sahipler, o yüzden nefret konuşmaları hariç istediklerini söyleyebilirler.” Demirtaş’ın kamuya açık yaptığı konuşmalarda çoğunlukla hükümet güçlerinin PKK ile çatıştığı güneydoğu Türkiye’deki savaşın sonra ermesi çağrısında bulundu. “Ama Türkiye’de barıştan bahsedersen Gülen destekçisi kabul ediliyorsun.”
Türkiye’de yargı ideolojik ya da siyasi baskıdan asla bağımsız olmadı ancak ikisi de arızalı sistemler değildi. Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi milyonlarca lira harcayarak Türk hakimlerini Avrupa insan hakları standartlarını takip etmeleri için eğitti. Ancak tasfiye, Türkiye’deki en yüksek mahkeme olan Anayasa Mahkemesi’nden en az iki hakim ve pek çok kursiyerde dahil olmak üzere 4 bin civarında hakim ve savcıyı süpürdü attı. Pek çok yeni ve daha genç hakimler tasfiye edilenlerin yerini almak için hızla eğitildiler—ve onlarlar çalışmak zorunda kalan avukatlara göre ne yaptıkları ile ilgili hiçbir fikirleri yok. Hakimler ve savcılar saçma bir alternatif gerçeklik içinde çalışırken savunma avukatları yasal standartları ve usulleri üstün tutmaya çalışıyorlar.
Pişkin, “Hukuk varmış gibi hareket ediyoruz” diyor. “Ancak savcılar ve hakimler kanunlara göre ilerlemiyor. Kanunun ne olduğunu bile bilmiyorlar.” “Bilmiyorum ve umursamıyorum” diyor. “Judith Butler küstahlığın faşizm olduğunu söyledi—bunlar gerçekten küstahlar.”
Ayrıca, hükümet olağanüstü halin bir parçası olarak, parlamentoda tartışılmaya açmadan yasaları sunma yetkisine de sahip. Anayasa Mahkemesi cumhurbaşkanlığı emirleri üzerinde hiçbir yetkisinin bulunmadığı kararını verdi. Türkiye’nin de imzacı olduğu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne göre, bir ülke sıkıyönetim süresince hukuktan sapma hakkına sahiptir—ama bunun da sınırları var. Örneğin, bir ülke idam cezasını geri getiremez ama davaların hızını garanti edecek kanunların yönünü değiştirebilir. Türkiye’de ise şartlar oldukça uçta: Suçlanan bazı kişiler avukatlarını sadece haftada bir saat görebiliyor. Avukat ve müvekkil ilişkilerinde gizlilik yok. Ziyaretler videoya alınıyor ve bütün belgelerin kopyaları görüşme boyunca odada duran cezaevi görevlisine zorunlu olarak veriliyor.
Gazetecileri Koruma Komitesi geçen aralık itibarıyla 81 Türk gazetecisinin hapiste olduğunu bildirdi. Bu rakam Çin, Mısır, İran, Rusya ve Suriye bir araya geldiğinde çıkan toplam tutuklu gazeteci sayısından fazla. Toplamda medyada çalışan 150 kişi hapse atıldı. Bir ara Türkiye’nin en eski gazetesi Cumhuriyet’teki kafeteryanın yöneticisi de Erdoğan’a çay servisi yapmayacağını söylediği için gözaltına alındı.

İstanbul’da bulunan ve darbe girişiminden kısa bir süre sonra herhangi bir duruşmaya çıkmadan Mehmet ve Ahmet Altan ve Şahin Alpay da dahil olmak üzere hapse atılan pek çok gazeteciyi temsil eden basın özgürlüğü örgütü P24 için çalışan İngiliz avukat Tobias Garnett, “Bu sistemi gasp etmek ile ilgili bir konu” diyor. “Yasal sistemi tamamıyla açığa alan ve insanları yargısız infaz eden bazı ülkelerdeki gibi değil buradaki durum. Burada olan şey pek çok insanın gerçekten saygı duyduğu bir sistemi kullanarak muhaliflerinizden kurtulmaktır.”
Türkiye’deki adalete diğer bir ayak bağı da Anayasa Mahkemesi. Mahkeme başarısız darbeden beri (işlerini kaybedenler ve hapse girenlerin namına) 100 bine yakın dava aldı—bu genellikle senede 20 bin dava yürüten bir mahkeme için idare etmesi güç bir rakam. Tasfiye davaları mahkemeye yedi ay önce ulaşmaya başladığından beri mahkeme tek bir başvuru ile ilgili karar almadı. Ve teknik olarak hiçbir Türk’ün önce kendi ülkenizde tüm hukuk yollarını tüketmeniz koşulunu arayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuramayacağı anlamına geliyor. Türkiye’nin Anayasa Mahkemesi davaları dinlemeyi reddettiği takdirde hiç bir yolu tüketmek mümkün değil. Ama Türkler henüz vazgeçmiyorlar: Binlerce insan hem yurtiçinde hem de yurtdışında davaları için tekrar tekrar bazen her ay başvuruda bulunuyorlar.
Adalet sisteminin saygınlığı çok daha karanlık bir nedenden dolayı kötüye gidiyor: Cezaevlerinde ve nezarethanelerde hükümetin reddettiği işkencenin uygulanması. İnsan Hakları İzleme Örgütü ve Uluslararası Af Örgütü son iki raporunda pek çok örneği belgeledi: gözaltına alınanları kelepçeli tutmak, 48 saat dizleri üzerine çökmeye zorlamak; aç bırakmak; dövmek ve başlarını ve bedenlerini yumruklamak; cop ile tecavüz tehdidi; eşlerine tecavüz tehdidi. Ayrıca hastaların ihmalden öldüğüne ve intiharların olduğuna dair raporlar da var.
En kötü suiistimaller kamuoyunda ve hukuken terörist olarak damgalandıkları için askerler, Gülenciler ve Kürtlerin payına düşüyor. Pişkin “Bir sürü ciddi işkence var” diyor. “Ve bunu saklamıyorlar. Gazetelerde fotoğrafları görüyorsun.” Pişkin kimsenin görmediği çok daha fazla şiddet eylemi olduğunu söylüyor. “Nerede olduğunu bilmiyorum ama bir orman var. Benim bazı müvekkillerimi oraya götürdüler ve cinsel istismarda bulundular. Bu erkeklerden biri için bugün mahkemeye gitmem gerekiyor.”
Ziyaret ettiğim Avrupa şehirlerinden birinde Türkiye’den kaçan Gülencilerin bir araya geldiği bir apartman vardı. Evli bir çift tarafından kiralanmıştı. Türkiye’de gazetecilik yapmış olan Cevheri Güven ve kendisi de gazeteci olan eşi Tuba. Son günlerde mütevazi apartmanlarını ziyaret ettiğimde bir kaç tane başka ziyaretçi daha vardı: bir polis, bir öğretmen, bir kadın gazeteci, hepsi kaçakçılar aracılığı ile Türkiye’den kaçmışlardı. Ev sahiplerinin biri erkek biri kız iki küçük çocuğu yerde Legolarla oynayıp hapishane yapıyorlardı.
Cevheri kuzeydoğu kenti olan Erzurumlu bir Kürt ailesinde Tuba ise Anadolu’nun Eskişehir ilinde bir Türk ailesinde büyümüş. Cevheri utangaç ve ince yapılı, Tuba açık ve karizmatik. Cevheri Gülen ile bağlantılı medya organlarına çalışmış, Tuba devlet tarafından işletilen TRT’de muhabirlik yapmış. 2015 yılında, darbe girişiminden önce, Nokta dergisinin editörlerinden olan Cevheri birinde üzerinde oynanmış, askerin cenazesinde Erdoğan öz çekim yaparken fotosunun ve diğerinde ise Türkiye’de iç savaşı öngören bir fotonun olduğu iki tartışmalı dergi kapağı yüzünden hapis cezasına çarptırılıyor. Darbe girişiminden sonra, Cevheri tekrardan, bu kez terör örgütüne ait olduğu ve darbe girişimi için propaganda yaptığı şüphesiyle gözaltına alınıyor.

Bana, “Bir sürü işkence yapıldığını medyada görüyorduk, o yüzden tekrardan tutuklanmak istemedim” diyor. Cevheri cezaevine götürülen tutsakların sanki Erdoğan’ın onları kişisel olarak tutukladığı mesajını vermek istercesine Erdoğan’ın sesiyle kaydedilmiş şiirlerin dinletildiğini söyledi. Cevheri için darbe girişimi ile suçlanan hiç kimsenin adil yargılanma hakkına sahip olmayacağı açıktı. “Güvenli olan bir yerde saklanmaya başladım. Ben ayrıldıktan sonra polis üç kez evime geldi ve gelecek sefer benim yerime Tuba’yı alacaklarını biliyordum”—eşlerin tutuklanması ortak bir endişe konusu— o yüzden o da kendini saklamaya başladı.”
Cevheri, Erdoğan’ın televizyonda Türklerin FETÖ üyelerini ihbar etmeleri için teşvik etmeye başladığını, hatta ödül bile sunduğunu söylüyor. Cevheri 55 gün evden hiç çıkmıyor. Yemeğini bir arkadaşı getiriyor.
“Sonra çocuklar okula gitmek ve ben para kazanmak zorundaydım” diyor. Çoğunlukla hapsedilmekten ve işkenceden korkuyordu: Kendisine karşı altı hukuki dava açılmıştı. Cevheri Suriyeli mültecilerin sayfalarını araştırmaya başladı ve bir kaçakçı buldu. “Bu sürdürülebilir bir hayat değildi. Ayrılmak zorundaydık.”
En sonunda aile PKK savaşçılarının yanısıra diğer Türklerle birlikte kapağı yurtdışında bir mülteci kampına attı. Gözaltında bu tip Türk-Kürt karşılaşmaları ile ilgili, Gülencilerin nefret derecesinde PKK karşıtı olmalarından dolayı benim ağzımı açık bırakan birden fazla hikaye duydum. Ancak, konuştuğum insanlara göre, PKK savaşçıları diğer Türk vatandaşları tarafından karışık duygularla karşılanıyorlardı. Bir PKK savaşçısı Cevheri ile arkadaş gibiydi. Kabadayı bir polis kıpkırmızı bir yüzle PKK savaşçılarına polis memuru olduğunu söylemeye korktuğunu söyledi. Bir Türk eşinin bir Kürt savaşçısının getirdiği çayı içmeyi reddettiğini anlattı. Türkiye’nin dışında, eski düşmanlar yanyana uyuyorlar, aynı güç tarafından sürgüne yollanmışlar ama zaman zaman hala birbirlerinden korkuyorlar.
Türkiye’de grup kimliği önemlidir. Gazeteci Mustafa Akyol’un yazdığı gibi, bir ‘Su Canavarı’ haline gelerek her şeyi kontrol eden Türk devleti uzun bir zaman boyunca Kemalistler, seküler ve milliyetçi elitlerin egemenliğindeydi. Diğer gruplar—Kürtler, İslamcılar, komünistler—bu devletin dışında var oldular ve bazıları devleti kontrol etmenin hayalini kurdular. PKK, Türk devletinin Kürtlere ve kültürlerine yönelik saldırılarına bir tepki olarak doğdu. Gülen hareketi Türk devletinin resmi versiyonu İslam’dan sapmanın tehlikeli olduğu bir dönemde ortaya çıktı. Türk tarihi bağlamında PKK ya da Gülen hareketine katılmanın nedenleri ve şimdi olduğu gibi belli bir dereceye kadar seçilmiş bir hükümetin bu tür gruplardan korkması anlaşılabilir bir hal alıyor. Fakat böyle durumlarda toplu bir intikam döngüsü kesintisiz devam ediyor ve Türk toplumunun bu köklü, gücü tüm vatandaşları ile paylaşamama sorunu asla çözülemeyecek.
Şubat ayında Türk hükümeti yeni bir liste yayımladı—ve bu kez, bir bakıma tehditkârdı. Son tasfiye dalgası sadece Gülencileri ya da Kürtleri değil bir kez daha akademisyenleri, özellikle liberal ve solcu olanları vurdu, bu da tasfiyenin yayıldığı anlamına geliyordu. Aralarında ülkenin en önemli ve en iyi bilinenlerinin de olduğu yüzlerce akademisyen isimlerini listede buldular. Onlar da pasaportlarını, emekli aylıklarını kaybetme ve Türkiye’de devlet tarafından yeniden işe alınmama ihtimali ile yüz yüzeler.
Sosyolog Neşe Özgen ile bir Avrupa kentinde sigara dumanı dolu bir kafede bir araya geldik. Elli yaşlarında, saçı mora çalan bir kırmızıya boyalı ve kendinden emin sıcak bir gülümsemesi var. “31 sene sosyolog olarak çalıştım” diyor. “Ama her zaman problemlerim oldu.” İlgi odağı sınır araştırmaları, ulusların arasındaki alanlardaki yaşamların iletişim biçimleri. 1980 askeri darbesinden sonra, solcu faaliyetlere katılımından dolayı akademiden men edilmiş ama sonunda üniversitede iş bulmuş. Daha sonra ona zorbalık etme sırası Gülencilere geçmiş.
Özgen, “80’lerden sonra Gülenciler geldi ve onlar da kendi listelerini yaptılar” diyor. “Çalışmalarımdan dolayı beni emekliliğimi almaya zorladılar.” Sınır araştırmaları tartışmalı bir alandı çünkü odaklandığı alanlar sıklıkla militarize edilmiş alanlardı. “Bir kaç yıl sonra misafir profesör olarak yeniden işe alındım. Ve daha sonra Gülenciler tarafından Gezi protestolarına katıldığım için yine görevden el çektirildim.”
Özgen ekliyor: “Sosyalistim, cinsiyet ve insan haklarını savunuyorum ve genellikle muhalif biriyim. Türkiye’de daima dışlanan biriyseniz gerçekten başarılı olamazsınız.”
Özgen ayrıca, ülkenin güneydoğusunda Kürtlerle savaşa son verme çağrısı yapan bir barış dilekçesini imzaladığı için taciz edilen ve işini kaybeden pek çok akademisyenden biri. Özgen gibi insanlar için Erdoğan döneminin gerçek trajedisi binlerce kişinin öldüğü ve tüm şehirlerin dümdüz edildiği bu savaş. Çatışmaya karşı çıkan profesörlerin kapılarına sprey boyayla X işareti yapıldı ve cezaevine yollandılar. Özgen, genellikle kendilerine ait eşyaları toplamak için ofislerine geri dönemediklerini, kampüse adım atamadıklarını ve sosyal medyada şiddet tehdidi altında olduklarını da söylüyor.

Özgen “Ahlaki bir çürüme var” diyor. Özgen bu tehditlerden ve akademik özgürlüğünü kaybettikten kısa bir süre sonra yurtdışında çalışma alanı bulmaya karar veriyor.
Türkiye’de sıkışıp kalanlar da muhtemelen sessiz türde bir tür sosyal işkenceye maruz kalıyorlar. Kürtler 100 yıldır acı çekiyorlar. Resmi tarihlerde hükümet muhtemelen Gülencileri iddia edilen vatan hainliği seviyesine indirgeyecek. Pek çok gazeteci, hatta hapse atılmayanlar bile, artık gazetecilik yapamıyorlar. Liberal akademisyenler işsiz paryalar ve bazı zalim elitler sınıfının üyesi olarak görülmenin garip ve simultane tacizine katlanıyorlar. Bir şekilde AK Parti hükümetine saldıran herkes damgalanıyor ve Erdoğan daha ve daha fazla gücü eline geçirirken bile mağduriyetini retorik olarak sağlamlaştırıyor—bu o kadar etkili bir manipülasyon ki, durdurulması imkansız görülüyor.
Erdoğan bir zaman büyük bir umut sunuyordu. Türkiye’de yaşayan milyonlarca insanın hayatını iyileştirdi, bundan dolayı da pek çok insan 16 Nisan referandumunda onun için ‘Evet’ diyecek. Aile üyelerinden birinin kanserden ölmesinin ne demek olduğunu ve standardın altında yetersiz bir tedavi için son kuruşlarına kadar para ödemek zorunda kaldıklarını anımsıyorlar; dindar, yoksul ve basit oldukları için hor görülmenin nasıl olduğunu da hatırlıyorlar. Erdoğan pekala da bu referandumu adil bir biçimde kazanabilirdi: Türk seçimleri normalde etkili ve gözlemleniyor. Pek az Türk oyları sonradan kolaylıkla çalacağı konusuna tümüyle ikna olmuş durumda. Aksine, devlet bunu önceden tehdit ve sindirme ile yapmaya çalışıyor gibi görünüyor.
Bu gibi baskı girişimleri soru işaretlerini de yükseltiyor: Erdoğan gerçekten ne kadar popüler? Her şeyden önce, bu referandum öncesi yapılan zorbalık, Türkiye’de her gün her saat TV’de ve radyoda insanların onu sevmesini talep eden Erdoğanlı bir günlük hayatın neye benzediğinin sadece daha çarpıcı bir versiyonu, Baskı kurduğu medya tarafından popülerliği ile ilgili abartılan beyanları ona karşı olan gerçek muhalefetin sesini—sadece seküler seçkinleri değil, Aleviler, Kürtler, Ermeniler, ateistler, dindarlar, feministler, solcular, bağımsızlar, kısaca bu adama tapmak istemeyen her türlü sıradan insanı—bastırıyor. İşe gitme ya da hükümet tarafından bombalanmayan bir evde yaşama özgürlüğü olmayan bir Türk ya da Kürt için yeni hastaneler, bedava sağlık hizmetleri ve temiz caddeler hiçbir şey ifade etmiyor. Bu referandumdaki—“Evet” ya da “Hayır”—seçenekleri Türklerin daha iyi bir ulus olması için gerçek bir ihtimal sunuyor mu?
Sonuçta, vatandaşları ne yönde oy verirse versin ülkenin dağılmaya yüz tuttuğunu gösteren daha az görünür olan yollar var. Darbe girişimi nedeniyle ülkeyi bir uçtan bir uca saran öfke Türklerin bazılarının tasfiyenin mağdurlarına hiç sempati duymadığı anlamına geliyor; bazıları onlar tarafından lekelenmekten korkuyor ve bazıları kendilerini kurtarmak için onları ispiyonluyor. Bu gibi bir güvensizlik bir toplum için hastalıktır ve AK Parti’yi eleştirme cesaretini gösteren herkese bulaşmıştır. Referandum yaklaştıkça ülkedeki muhalif Türklerden duyduklarımız hayal bile edilemez bir stres, boğucu bir ağırlık, bilinmeyene yönelik bir panik. Yurtdışında yaşayan Türklerden duyduğumuz ise yalnızlık ve kayıpları, çıplak ve korunmasız olmanın verdiği garip ve hassas duygu hali, yasal veya insan haklarına sahip olmama ve belki de ülkelerini sonsuza kadar kaybetmiş olma ihtimali.
Tuba, “Pek çok arkadaş korkudan iletişime geçmiyor” diyor. Onları gördüğüm son gün, küçük oğulları komik bir şekilde başka ülkeden bir yabancıyla konuşarak geçen bu uzun günlere isyan etmeye başladı ve Tuba onu susturmak için sürekli olarak sarıldı ve öptü. “Instagram’da hiçbir şey söylemiyorlar, bazen onları WhatsApp’dan arıyorum cevap vermiyorlar. Çok acı verici. Eski tarihimi sildim. Hiçbir arkadaşım yok.”
Biraz gülüyor ve sonra sesi daha güçlenerek devam ediyor. “Bazen anneler veya babalar bile”—darbe girişimini sahneleyen—“FETÖ’cü olmakla suçladıkları çocukları ile konuşmayı reddediyorlar. Hadi canım, sizin kızlarınız ya da sizin oğullarınız. Hayal edebiliyor musunuz? Ben onları bu yüzden suçluyorum—siz gerçeği biliyorsunuz. Herkes gerçeği biliyor. Beni biliyorlar; oğullarını ya da kızlarını biliyorlar. Seçim yap! Kime inanacaksın? Bana mı ya da Erdoğan’a mı? Büyükannem bile birazcık, ne yaptın der gibi? AK Partili ya da Gülenci değil. Onu gibi insanlar sadece devlete inanıyorlar.”
Tuba devam ediyor: “Türkiye’deki muhafazakar insanlar pek çok probleme sahipler ve AK Parti’ye inanmak istiyorlar. Çünkü AK Parti onların, muhafazakarların rüyasıydı. Hayallerinden vazgeçmek istemiyorlar. Bu rüya için akrabalarını harcıyorlar. Kız kardeşlerini harcıyorlar. Bizi harcıyorlar.”