Dağıstanlı'nın Göncü'ye yanıtı: Kinaye ve 'haklı suskunluk' gerçek yerine geçemez


20140211 dağıstanlıMUSTAFA ALP DAĞISTANLI

mustdagistanli@gmail.com

Söyleyecek bir şeyiniz yoksa çok şey söylüyormuş gibi yapın. Gürsel Göncü (Gürsel), 5Ne 1Kim? dolayısıyla yazdığı cevapta işte tam da bunu yapıyor, ama gayri dürüst her boş konuşmada olduğu gibi kendini ilk paragraftan itibaren ele veriyor:

“Mustafa Dağıstanlı’nın (MD) kitabını yaklaşık bir ay önce okumuş ve benimle ilgili dile getirdiği sansür iddialarını, kendisine yazdığım özel bir mesajda cevaplamıştım. Kendisi bunun üzerine bana cevap vermek yerine bir açıklama yayınlamış, konuyu ‘genel’e taşımış ve benim ‘gizleyecek birşeylerim olduğu’ izlenimini yaratmak istemişti. Halbuki niyetim, aramızda var olduğunu sandığım bir arkadaşlık hukuku doğrultusunda kendisini daha fazla utandırmamaktı.”

Yani, herhalde “daha fazla utandırmamak” niyetiyle “genele” değil de bana özel bir mesaj yazmış, yani genele yazsaymış ben utanırmışım, pardon, “daha fazla” utanırmışım. Peki, Gürsel’in elalem görürse beni utandıracak olan bu cevabını, yani suçlayıcı savunmasını onun yerine benim genele taşımam nasıl onun “gizleyecek birşeyleri olduğu” izlenimi yaratacakmış? Ayrıca, kahramanlarının isimlerini vererek açık açık ağır hikayeler anlatan bir kitap çıkardım, neden izlenim vermeye çalışayım, çatır çatır söylerim.

Gürsel’in o özel mesajdaki cevabını genele taşımakla şunu yaptım: ‘Haksızlığa uğradığını ve benim suçlu olduğumu mu düşünüyorsun? Bunu genele taşımaya tenezzül etmiyor musun? Tamam, içinde kalmasın, senin yerine ben taşıyorum.’ Böyle yaptım çünkü (beni tatmin etmese de) Dersim meselesindeki itirazını ve açıklamasını, savunmasını okurun görmesi gerektiğini düşündüm. Yani, madem onu okura şikayet etmiştim ve o da kendine haksızlık edildiğini düşünüyordu, o zaman en doğru yol herkesin söyleyeceğini “genele” söylemesi ve gerisini okurun kararına bırakmaktı.

Medyanın iyi çocukları iyi geçinirler

“Gerçi MD, artık esas olarak bu kitap civarında yaratmaya çalıştığı polemiklerle beslenen, mesleki varoluşunu buna bağlamış bir insan görüntüsü çiziyor; benim yazmam da bu kızartmak istediği yeni ekmeğine yağ sürecektir. Olsun varsın. ‘Kötü medyanın iyi çocuğu’ imajını parlatmasına bir vesile teşkil edecekse, afiyet olsun.”

Sadaka kinayesi ve mesnetsiz itibarsızlaştırma denemesi, Gürsel’in yazısının düzeysizliğiyle örtüşüyor, ama işlemediğim suçlarla itham edilince, haketmediğim tokatlara maruz kalınca cevap vermem nasıl oluyor da “yaratmaya çalıştığı polemiklerle beslen”mek, “mesleki varoluşunu buna bağla”mak oluyor? Yani bu mesnetsiz saldırıları ağır abi veya peygamber edasıyla görmezden gelmeliymişim? Evet ben iyiyim, ama (sahte) peygamberler kadar iyi değilim, “kötü medyanın iyi çocuğu” hiç değilim. Kötü medyanın iyi çocukları meslek hayatlarını benim gibi kavga ederek değil, iyi geçinerek geçirirler, bir kelime yüzünden (“terörist” nitelemesini gazeteci etiğine yakıştırmadığı için) görevlerinden alınmazlar, zaten o etik umurlarında değildir, (sırtlarını hiçbir yere dayamadan) 5Ne1Kim? gibi kitaplar yazmazlar ve istenmeyen adam olup ıskartaya çıkarılmazlar. Kötü medyanın iyi çocukları iyi geçinirler.

Para ve mevki uğruna alçalacak olsaydım…

“Kaldı ki ‘5Ne1Kim?’ adlı kitabı okuyunca, temel stratejinin zaten bir kısım insana ‘saydırmak’ olarak belirlendiği; bunların çoğunlukla MD ile sansür konusunun dışında çeşitli mesleki problemler yaşananlardan seçildiği; bu insanlardan herhangi bir fikir sorulmadığı veya doğrulatma istenmediği; hedef alınan kişilerden gelmesi muhtemel reaksiyonlar doğrultusunda bir polemik havası ve buna bağlı bir marketing planlandığı anlaşılıyor.”

Para veya mevki uğruna alçalacak biri olsaydım kötü medyanın tüm iyi çocuklarının seçtiği yolu seçerdim, iyi geçinirdim; marketing veya PR yapacak olsaydım, bunu 30 sene boyunca yapar ve “haklı suskunluğum”la paşa paşa yaşardım; bunun yerine, bırakalım tüm mesleki hayatımı bu tür kavgalarla geçirmemi, (üstelik arkamı hiçbir yere dayamadan) böyle bir kitap üzerinden “marketing plan” yapmak, para için cinayet işlemeye soyunan birinin fakir birini öldürmesine benzer. Öte yandan, Gürsel, kimin benimle “sansür konusunun dışında çeşitli mesleki problemler” yaşadığı için bu kitaba dahil edildiğini söyleyemediği gibi, kitabın benim anlattığım hikayelerle sınırlı olmadığını da unutuveriyor. Bu adamın yazısında kinayeden başka hiçbir şey yok; dolayısıyla netlik ve mertlik de yok. Cevabını almak için mutlaka söyleyeceksin ve söylersen mutlaka cevabını alırsın.

“Haklı suskunluk” riyakarlığı

“Bu bağlamda, kitapta çeşitli sansür iddialarına hedef olan kişilerden hiçbiri, bildiğim kadarıyla MD’ye bir cevap vermedi; onu muhatap almak istemedi. Onların bu haklı suskunluğu…”

Belki de Gürsel’den daha uyanık oldukları için “muhatap” almayan yüksek kişilik tavrını seçtiler, muhatap alırlarsa böyle saçmalayacaklarını, daha da batacaklarını kestirmişlerdi, “En iyisi ses etmeyelim de kendi kendine sünsün” dediler. Ya da belki Gürsel’den daha edepli oldukları için sessiz kaldılar.

Gürsel, “(…) kitaptaki iddiaları ciddiye alabilecek insanlar olduğunu düşündüğümden bu satırları yazıyorum” diyor, ama kitaptaki iddiaları çürütecek hiçbir şey söylemiyor. Beni aşağılamakla yükseleceğini, beni aşağılamakla anlattığım olayların ortadan kalkacağını sanacak kadar düşmüş; aynı, mesela Roboski katliamı haberini vermemekle olayın olmamış sayılacağını veya rezil olmayacaklarını sanan tv kanalları gibi.

Tecavüzcüyle neden konuşmadın kabadayılığı

“MD’nin yazdıkları arasında şüphesiz ‘doğru hatırladığı’ veya ‘doğru aktarılan’ kimi sansür uygulamaları da mevcuttur. Ancak kitapta iddiaya muhatap olan insanlara hiçbir şekilde fikir sorulmadığından, ‘Kendisini aradık, telefona çıkmadı veya cevap vermedi’ gibi bir bilgi dahi olmadığından, bunlar da maalesef değersizleşmiştir. Zaten MD’nin belirttiği gibi, ‘Ben yazdım kardeşim, itirazı olan konuşsun’ yaklaşımı, gazeteciliğin temel ilkeleri sayılan ve kitaba isim olarak seçilen 5Ne1Kim’le ironik bir tezat, hatta bir kara mizah örneği teşkil etmektedir.”

Bizzat tanık olduğum veya yer aldığım hikayelerde karşı tarafa fikir sormam veya doğrulatmam saçmalık olurdu. Diğerlerindeyse, daha önce Esra Arsan ve Hasan Cömert’e cevabımda da söylediğim gibi, ya hikayeleri farklı kaynaklardan doğrulatmıştım ya da ortada duran veriler karşı tarafı sorgulamayı gereksiz kılıyordu. Dahası, yabancı olduğum bir dünyayı dışarıdan anlatmıyorum, içinde olduğum, neyin ne olduğunu bildiğim bir dünyayı anlatıyorum. Ha, haksızlık mı etmişim? Buyursun, isteyen ağzımın payını versin.

Gürsel için bir kere daha anlatayım: Ben tecavüzün, defalarca tecavüze uğrayanların haberini yapıyorum, sen bana “Tecavüzcüyle neden konuşmadın!” diye kabadayılık yapıyorsun. Ben haberleri sansürlenen, rahatsız, isyan halinde gazetecilerle konuştum. Benim veya kitap için benle konuşan muhabirlerin anlatacağı birkaç hikaye kaybolur gider. Bu yüzden, manzarayı gösteren birçok örnekten oluşan bir kitap kıymetlidir.

Gazeteciliğe ve habere hergün tecavüz edenlerin, sansür uygulayanların herbirinin bir kitap dolduracak hikayesi vardır elbette ve konuşacaklarsa benim gibilerin kürsüsüne de ihtiyacı yoktur. Onlara cevap hakkı doğurdum, konuşsun herkes, “Öyle olmadı, şöyle oldu” desin. Ama yok, Gürsel, riyakar tanımıyla “haklı suskunluk”un, benim anlattıklarımın yalan olduğunu gösteren kanıt yerine geçmesini istiyor! Külahıma anlat sen onu.

“Anı kitabı” saçmalığı

“Yine aynı temel handikapı gidermek yolunda, bu kitabın bir tür anı kitabı olduğunu dillendirmiş; böylelikle sansürcü olarak nitelediği insanlara herhangi bir cevap hakkı tanımamasını rasyonalize etmeye çalışmıştır. Oysa ki kitabın sadece sansürü konu alan tematik yapısı, başka insanlardan aktarılan anekdotlar kullanılması, medyadaki sansürün ne noktalara geldiğini bilmeyenlere anlatma iddiası; ‘5Ne1Kim’i ne teknik ne de içerik olarak ‘anı’ kategorisine sokmamaktadır.”

Evet, sokmamaktadır ve ben de zaten sokmadım. Nerede “bu kitabın bir tür anı kitabı olduğunu dillendirmiş”im? Benim eski arkadaşım Gürsel bu yazıyı sadece bilgisayarın aklını kullanarak mı yazdı? Esra Arsan ile Hasan Cömert’in 5Ne 1Kim?’i “anı kitabı” olarak nitelemelerine, onlara yazdığım cevapta hafiften dokunduruyorum. Ben anılarımı yazmadım, sansürle ilgili karşılaştığım olayları yazdım; ve evet, bunlar da bir tür anı mı, anı; ama kitabı “anı kitabı” yapmaya yetmez bu. Kişiselliğe girecek hiçbir şey anlatmadım; gazetecilik (özel olarak da sansür) meselesi dışında bir şey yazmadım. Ayrıca, bir tek benim karşılaştıklarımın kitabı olmasın diye 32 gazeteciyle de konuştum. Anı kitabı demek de nereden çıktı!

“Anı kitabı” diyormuşum, çünkü “böylelikle sansürcü olarak nitelediği insanlara herhangi bir cevap hakkı tanımamasını rasyonalize etmeye çalışmış”ım. Hayır. Böyle soytarılıkların önünü daha başından kestim. Ben, dediğim gibi, sansüre uğrayanlarla konuştum, sansürcülerle konuşmamaya daha işin başında karar vermiştim, bilinçli bir tercihti ve bunu bir sürü röportajda söyledim.

“Kitap için eğer bir kategori varsa, bu da dedikodu kategorisidir.”

Başbakan Erdoğan’ın çıkan tapelere “montaj” demesine benziyor bu. “Dedikodu kitabı” dediği kitapta yazılanlar ve afallatıcı benzer örnekler tapelerle ortalığa döküldü; oh evet, onlar da dedikoduydu Gürsel!

Saydır saydır ipe diz

“Oğuz Atay, ‘İnsan başkalarındaki kötülükleri görerek iyi olmaz’ demişti. Burada ise görmek bir yana, başkalarına kötülük atfederek, yakıştırarak, yapıştırarak ‘iyi’ olmaya çalışan bir MD var. Kendisinin benimle ilgili dile getirdiği iddialar, en terbiyeli ve hafif tabiriyle mesnetsizdir. İftira ile patolojik yalan arasında gelgitlenen bu yeni faaliyet alanında kendisine başarılar dilerim.”

Oğuz Atay tam olarak Gürsel’in aktardığı gibi mi demişti, hangi bağlamda demişti, şimdi hatırlamıyorum, ama öyle demişse de en azından eksik demiş. İnsan başkalarındaki kötülükleri görerek kötü de olmaz çünkü. Başkalarındaki kötülükleri görmeyenlerse ya iyi bakmadıklarından görmüyorlardır ya da görmek istemediklerinden; çünkü görmek tavır almayı gerektirebilir, ama görmemek “iyi çocuk” olmanın ‘nezih’ bir yoludur.

Gürsel, “başkalarına kötülük atfederek, yakıştırarak, yapıştırarak ‘iyi’ olmaya çalışan bir MD var”, “saydırıyor” diyerek bana yüklediği kabahatları asıl kendi yapıyor; saydır saydır ipe diz mantığıyla. Somut olaylar anlatıyorum ben, bir kısmının içinde olduğum olaylar. Kitapta adı geçen insanlar cevap veremiyor, Gürsel de bu sansürcülere “haklı suskunluk” günahsavarı icat ediyor, ama benim anlattıklarım “kötülük atfetmek, yakıştırmak” oluyor.

Haklı. Bu televizyon kanalları, bu gazeteler Gezi isyanını vermeyecek duruma gelmedi, aslan gibi gazetecilik yaptılar; hiçbir yönetici çalışanlarından özür de dilemedi; Roboski katliamını da aslanlar gibi verdi hepsi; hükümetten gelen telefonlara da tam bir gazeteci gibi hadlerini bildirdiler yıllar boyunca; NTV Tarih dergisini de Gürsel ve arkadaşları biraz tatil yapsın diye kapattılar zaten… Politikacılar kötü, ama medya iyi; sansür düzenini kuran, otosansürün iliklere kadar işlemesi için her tedbiri alan gazeteci-yöneticiler, editörler kader kurbanı, aslında hiç günahları yok… Ve işte ben de böyle şahane bir medyanın şahane gazetecilerine “kötülük atfediyorum, yakıştırıyorum, yapıştırıyorum, iftira ediyorum”. Ve karşı tarafı da sorguya çeksem tüm bunların doğru olmadığını bir güzel anlatacaklardı; tabii “muhatap” alırlarsa. Dolayısıyla bunlara dair bütün anlattıklarım dedikodu, değil mi?

Savunmasındaki yetersizlik

Gürsel’in, iyi olmaya çalıştığım yolundaki sözleri de başkalarına kötülük atfetmem, yakıştırmam, yapıştırmam yolundaki palavraları gibi “en terbiyeli ve hafif tabiriyle mesnetsizdir”. Ben aslında nasıl kötüymüşüm de iyi olmaya çalışıyormuşum? Kime haketmediği eleştiri getirerek kötülük vs. atfetmişim? Bunları somut olarak söyleyemiyor Gürsel ve aslında başkalarına ne yaptığım filan da umurunda değil. Ama umurundaymış gibi, sadece kendini değil, herkesi savunan bir üst kişilik gibi görünmek istiyor. Hem böylelikle, yani kitaba yönelttiği mesnetsiz itibarsızlaştırma oklarıyla, kendi kişisel savunmasındaki yetersizliği de gidereceğini sanıyor.

‘Şaka’ diyorum, ‘tehdit’ anlıyor

Ve nihayet “iftira ile patolojik yalan” lakırdıları üzerinden kendi savunmasına geçiyor. Bakalım somuta gelince, kendi örneğinde gösterebilecek mi benim “iftira ile patolojik yalan arasında gelgitlen”diğimi? Aktardığı özel mesajından aktarıyorum:

“Geçen sene de T24’e bir yazı yazmış ve benim Yeni Yüzyıl zamanında seni endirekt olarak (Sabah üzerinden) tehdit ederek, yazını yayınlamadığımı, sansürlediğimi iddia etmiştin. Bir telefon edip, ‘Böyle bir hadise var, şöyle hatırlıyorum, sen ne diyorsun’ dememiş, kitabına başlık seçtiğin 5Ne 1Kim’i hiçe saymıştın. Hatta iddiana konu olan ilgili bölümün o dönemki editörü Ali Bayramoğlu’na ve Aytekin Abi’ye dahi, bu ‘hatırladıklarını’ doğrulatma veya onların hafızasını yoklama zahmetine katlanmamıştın.”

Tabii ki, beni tehdit ettiğini de, beni sansürlediğini de söylememiştim o yazıda; düpedüz “şaka” demiştim. Söylediğim tam olarak şuydu: “Gürsel Göncü, Sabah’ın yazı işlerinden birini ayarlayıp, sert ve uygunsuz yazım dolayısıyla beni korkutma numarası bile yapmıştı: ‘Genelkurmay’dan aradılar, yazıyı sordular, haber almışlar’ vs gibi komik olmayan bir şaka.”

 Meselem, medyada hala süren 28 Şubat gazeteciliğiydi, Gürsel değildi; ama Gürsel’in de yazıişleri müdürü olduğu, benim de editör olarak çalıştığım Yeni Yüzyıl gazetesinin de nasıl hiç iyi bir sınav vermediğini de anlatıyordum. Ayrıca, yazım yayınlanmamıştı, Ali’ye veya Aytekin’e ne soracaktım, anlamadım. T24’teki yazıyı yazmak için Taksim’deki Atatürk Kitaplığı’na gidip Yeni Yüzyıl arşivini taramıştım. Okuyanlar, kitaplıktan edindiğim Yeni Yüzyıl sayfalarının görüntülerini görmüştür, okumayanlar da şuradan görebilir.

Yine de Gürsel’e hak vermek için didindiğim için Atatürk Kitaplığı’na bir kere daha gittim. Ne de olsa birilerine sormaktan daha sağlam bir kanıttı arşiv. Hayır, yayınlanmamış yazı. Anlaşılan, Gürsel, “cevap” dediği gevelemesini bu “birilerine niye sormadın” teranesi üzerine kurmuş; ama kof tabii. Gazetecilik ilkesini savunuyor gibi görünerek, ilkeleri gerçekleri karartmak, belirsizliğe sürüklemek için çırpınıyor.

Sen ne diyorsun, onu söyle

“Kitabında yine Yeni Yüzyıl dönemine dair benim ‘sansürcü’ anlayışımı dile getirdiğin bir hadise daha var. Gazete çıkmadan önceki bir toplantıda, ‘Doğu’da köy yakma haberi gelirse, bunu manşetten hatta 1. sayfadan falan veremeyiz; iç sayfalarda küçük görürüz’ demişim. Bu hadiseyi yazarken yine beni aramadığın malum da, aynı toplantıda bulunduğunu söylediğin, mesela Alev Er’e “Sen bu hadiseyi hatırlıyor musun” diye sormadığın da ortada. Yazık.”

Bizzat tanık olduğum bir hikayede neden Alev Er’e soracağımı anlamadım. Soruyu ben sormuştum, konuyu ben mesele etmiş ve ortaya koymuştum, sen de ne cevabını vermiştin ve ben yazdım işte. Alev’e sormam gerektiğini tembihleyene kadar, sen ne diyorsun, onu söyle. Yazıklanmana gerek yok, ben yaşadığımı anlatırım, sen de söyleyeceklerini söylersin, istersen Alev’e de sorarsın ve okur kararını verir.

Dersim meselesi

Gürsel’in bir sonraki yazıklanmasına geçmeden önce kitaptan şu alıntıyı yaparak arka planı vermem gerekiyor:

NTV Tarih dergisi, 2009 Aralık sayısında Dersim katliamı konusunu kapak yapmıştı. Yazıyı Masis Kürkçügil yazmıştı. Sayfalar yapılmış ve çıkışlar alınmıştı. Yazıyı okudum, eksikti. Masis iyi bir analiz yazmıştı, fakat olay anlatılmıyordu. Meseleyi bilmeyen okur öncelikle 1937-38’de Dersim’de neler olup bittiğini öğrenmeliydi. Derginin editörü Gürsel’e yazıyı eksik bulduğumu söyledim. Vakit azdı. “Elinizdeki kaynakları verin, okuyayım ve olayı yazıya ekleyeyim” dedim. Masis’in yazısına bu bilgileri monte ettim. Sonra Gürsel’e “İstersen resimaltlarını da yazayım; ne olup bittiğini biliyorum, kolayca yazabilirim” dedim. Gürsel resimaltlarını kendisinin yazdığını söyledi.

Dergi baskıya gitti ve son kontrol için ozalit bir kopyası geldi. Baskının hemen öncesi olduğu için ozalitte küçük değişikliklerle yetinilir; çok vahim bir hata yoksa. Dersim konusunda kullanılan fotoğraflardan birinin resimaltı tuhaf geldi bana; “Dersim hatırası” yazıyordu sadece. Fotoğrafta kadınlı erkekli, çoluklu çocuklu bir kalabalık duruyor, oturuyor, eli tüfekli bazı askerler de arka sırada, sağda ve solda duruyordu. Bir katliamı yaşayan insanların bulunduğu fotoğrafa “Dersim hatırası” denmesini yadırgadım ve ‘hatıra’ kelimesini hiç olmazsa “tırnak” içine alalım diye işaretledim.

Dergi basıldı. Birkaç gün sonra akşam derginin yayın kurulundan Bünyad Dinç (aynı zamanda fotoğrafçıdır ve meraklı, sorgulayıcı biridir) telefon etti. Yabancı bir site bulmuştu ve bizim kullandığımız fotoğrafların dışında çok daha ilginçlerinin olduğunu söyledi. Sitenin adresini aldım ve girdim. Sitede gezinirken demin sözünü ettiğim fotoğrafa rastladım. O fotoğrafla ilgili verilen bilgide şöyle bir cümle vardı: “Bu fotoğraf çekildikten sonra bu insanlar kurşuna dizildi.”

Ertesi gün işe gittiğimde Gürsel’e, gördüğüm siteden bahsettim ve “O fotoğraftan sonra insanları kurşuna dizmişler, bu bilgiyi bilmeli ve vermeliydik” dedim.

Biliyordum” diye cevap verdi.

“Hatıra fotoğrafı” deme acımasızlığı

İşte bu konu üzerine Gürsel kendi yazısına da alıntıladığı bana-özel mesajında şöyle diyor:

“Kitabın bir başka yerinde, yakın zamandan, NTV Tarih’ten de bir örnek vermişsin. ‘Sansürcü Gürsel’ yine işbaşındaymış ve Dersim’in kapak yapıldığı sayıda, askerlerin yakaladıkları Dersimli bir grupla çektirdikleri fotoğrafın altına ‘Dersim Hatırası’ yazmışım! Yani bu hadiseyle birçok anlamda dalga geçmişim ve bu kepazelik üzerine espri yapabilecek kadar alçalmışım! Sen bunu böyle ve bunları ima edebilecek şekilde nasıl yazabildin usta? Nasıl bir ruh veya madde hali bu? Bunları yazarken bakmadığın o ilgili 11. sayıya, hiç değilse şimde bir aç bak. O resimaltı senin ‘düzelttiğin’ resimaltı mı yoksa orada başka bir şey mi yazıyor?”

Burada bu kadar oflaya poflaya söylediği, işaret ettiği, düzelttiği şey şu: Ben kitapta resimaltı olarak “‘Dersim hatırası’ yazıyordu sadece” diyorum, halbuki dergide yazan şuymuş: “Tunceli’deki harekat sırasında teslim olan ‘eşkıya’dan bir grubu, askerlerle birlikte gösteren bir ‘hatıra’ fotoğrafı.” (Bu, tabii dergideki basılmış hali, ama ben son anda müdahale etmesem tırnak kullanılmayacaktı o kelimede. Gerçekten hatıra fotoğrafıymış gibi çıkacaktı.)

Evet, tam doğrusunu yazmak için dergiye bakmayışım hatalı, kabul ediyorum, ama bu tam doğrusunun da benim aktardığım özetten bir farkı yok, içerik aynı. Hoş, tırnağın da “hatıra fotoğrafı” deme acımasızlığını ve abesliğini tam olarak ortadan kaldırdığını söyleyemeyiz. Yani o tam cümlenin (özellikle o kelimeyi tırnağa almayan) o hali de o hikayede Gürsel’in rolünü değiştirmiyor, onu aklamıyor; aklıyor olsa ve bunu atlamış olsam Gürsel’in önünde yerlere kadar eğilip özür dilerdim.

İzahı imkansız garabet

“Sözü edilen siteyi de, sitedeki fotoları da, o fotoğrafla ilgili orada ne yazıldığını da ‘biliyordum’ Mustafa. Ama o bilgiyi o sırada doğrulatamadım. Ta ki yaklaşık bir sene sonra konunun uzmanı Cemal Taş’la karşılaşana kadar. Ve biz NTV Tarih’i internet sitelerindeki fotolar ve bilgiler üzerinden yapmıyorduk hatırlarsan. Ayrıca derginin matbaaya gitmesine 1 hafta kala kapak konusunu değiştirmiş, sayfaları yeniden düzenlemiş ve nerdeyse imkansız sayılabilecek bir sürede, ilk kez yayınlanan fotoğraflarla harika bir sayı hazırlamıştık. Dersim gibi kritik bir konu Türkiye’de ilk kez bir popüler dergide böylesine irdelenmiş ve ‘Ayıptır, zulümdür, cinayettir’ kapak başlıklı o sayı 54 bin gibi rekor bir satışa ulaşmıştı. Tüm bunları ‘sansürcü’ olduğumuz için yaptık usta!”

Evet, “Ayıptır, Zulümdür…” diye bir sayı yaptık, ama çekimden sonra kurşuna dizilen köylülerin, kadınlı erkekli çoluklu çocuklu insanların kendilerini kurşuna dizecek olan askerlerle fotoğrafı çok ağırdı, çok vurucuydu. Ve öyle ya da böyle, “Tüm bunları … yaptık” demesi, tüm onları yapması, hatta sadece onları yapması değil, iki yıl sonra Aralık 2011 sayısında aynı konuyu görülmedik fotoğraf ve röportajlarla tekrar işlemesi de iki yıl önceki abukluğu değiştirmiyor. (Gürsel’e hak vermek için bir hamle daha yaptım. Bu ikinci Dersim kapağını görmemiştim. Böyle bir itiraz yükselttiğine ve doğrulattığını söylediğine göre, Aralık 2011 sayısında o garabeti düzeltmiştir diye bulup baktım. Ne gezer! Beni aşağılamak, o aşağılık resimaltını düzeltmekten daha kolay ve daha fiyakalı.)

“O fotoğraftan sonra insanları kurşuna dizmişler, bu bilgiyi bilmeli ve vermeliydik” diyorum ve Gürsel sadece “Biliyordum” diye cevaplıyor, “Biliyordum, ama doğrulatamadım” demiyor, “Biliyordum, ama çok uğraştığımız halde doğrulatamadım” hiç demiyor. Ama o resimaltı, “Biliyordum”la birarada düşünülmese dahi, tek başına izahı imkansız bir garabet olarak yerli yerinde duruyor.

Ölülerin hatıraları olmaz

Ben o bilgiyi bilmediğim halde “Olamaz!” deyip “hatıra” kelimesini tırnak içine almak için işaret koydum, sen bile bile nasıl yazdın o resimaltını? O fotoğrafla ilgili başka bir kaynak, o kaynak ne olursa olsun, “Bu insanlar bu fotoğraftan sonra kurşuna dizildi” diyorsa ve sen de bunu biliyorsan, doğrulatamasan bile o fotoğrafı öyle bir cümleyle o şekilde sunamazsın. O insanlar o fotoğraftan sonra kurşuna dizilmişse, kurşuna dizildikleri yolunda doğrulanmış bilgi değil, bir şüphe, söylenti bile varsa, fotoğrafın altına o cümle yazılmaz. Bir katliamdan bahsediyoruz ve sen o fotoğrafı “hatıra” diye sunuyorsan, o katliamı yürüten askerlerin yanından konuşuyorsun demektir, çünkü siviller öldü ve ölülerin hatıraları olmaz.

Bana sürekli cevap hakkından söz ediyorsun, değil mi? Öldürülen o fotoğraftaki insanlara hiç olmazsa ölümlerinden 70 sene sonra bir “cevap hakkı” tanındı ve sen katilin yalanını sunuyorsun. Doğrulatamadıysan bile en azından biraz şüpheyle, özenle yaklaşıp sus veya nötr bir şey söyle, “hatıra fotoğrafı” deme; o insanları ve yakınlarını bir de sen kurşuna dizme. Ve hiç olmazsa iki yıl sonra hazırladığın o güzel dosyada, artık konunun uzmanı Cemal Taş’a da doğrulattığına göre, hatanı düzelt.

Haysiyetli insan ne yapmaz?

“Sana öncelikle kendi geçmişin ve vicdanınla yüzleşmeni öneririm.”

Haysiyetli ve dürüst insanlar bu tip lafları böyle havada bırakıp, çamur atarak kaçmazlar, yüzleşilmesi gereken şeyleri somut olarak söylerler, tabii söylenecek bir şey varsa. Söylenecek bir şey olmadığında da çenelerini kaparlar.

Yine kinaye numarası

Yine aynı şey:

Not: Kitabın ‘başkalarından duyduğum kadarıyla tarih’ bölümlerinde sıklıkla Ayşenur Aslan var. Ayşenur’un NTV’ye geldiği dönemde yanılmıyorsam Dış Haberler editörüydün ve her anlamda (insani-mesleki) ciddi sıkıntılar, kısıtlamalar yaşamıştın, diye hatırlıyorum. Tabii ‘aklımda kaldığı kadarıyla’ birşeyler demek, yazmak istemem. Sen belki kitabın sonraki baskılarında o zamanları da hatırlarsın.”

Ben bu kitapta sansür meselesiyle ilgilendim, insanların gazetecilik yapma usullerini irdelemedim. Ayşenur’un NTV’ye geldiği dönemde, evet, dış haber editörüydüm. Anlaşamadığım konular oldu evet, fakat kesinlikle hiçbir kısıtlama yaşamadım. Yaşasaydım, onu da yazardım. Bir keresinde, bir yayın kurulu toplantısında Ayşenur, bizim dış haber masasının yaptığı bir haberle ilgili ağır şeyler söylemişti (haberin ne olduğunu hatırlamıyorum). Toplantı sonrasında arkadaşlardan o haberi bulmalarını istedim ve habere bakınca Ayşenur’un haksız olduğunu kesinkes gördüm. Doğru Cem’in odasına gittim, haberi yanıma alıp. Görkem Yaşayan da oradaydı. “Ayşenur’u çağırın buraya, o atıp tuttuğu haberi burnuna dayayacağım” dedim. Cem’le Görkem beni yatıştırmaya çalışıyordu… “Aman etme, gitme, boşver…” dediler; öyle kaldı. Ayşenur’la yaşadığım en sert şey bu, benim hatırladığım.

Bir keresinde de Amerika Birleşik Devletleri’nde bir şehre gidip gitmeyeceğimi sormuştu. Bir firma gönderiyormuş. “Parasını NTV’nin (çalıştığım kurumun) ödemediği hiçbir işe gitmem” dedim, bitti. Bu anlattıklarım gibi birkaç şey daha olmuştur. Peki, bunların 5Ne 1Kim?’in konusuyla, sansür meselesiyle ne alakası var?

Sansürle ilgili bir şey, kısıtlama yaşamadım. Gürsel veya bir başkası, özellikle o zaman dış haber masasında çalışanlar, Ayşenur’un beni kısıtlamasıyla ilgili bir şey biliyor veya hatırlıyorsa dinlemek, okumak isterim.

Gürsel’in zavallı yalanı

Beni yalancılıkla, kötülük atfetmekle, yapıştırmakla filan suçluyordu Gürsel, değil mi? “İftira ile patolojik yalan”, öyle mi? Peki o zaman, patolojik mi bilmem ama Gürsel şu zavallı yalanıyla da bir yüzleşsin bakalım:

Gürsel, NTV Tarih dergisi sansürlenerek kapatıldıktan sonra, şimdi aynı çizgide bir tarih dergisi çıkarmaya hazırlanıyor aynı ekiple. Mediacat dergisinin bu vesileyle kendisiyle yaptığı röportajda Gürsel, NTV Tarih dergisinin fikir babasının o zaman NTV’nin tepesinde bulunan Cem Aydın olduğunu söylemiş.

Doğru değil, tabii. Cem popüler bir tarih dergisi çıkarmak istiyordu, evet. Cem’inki bir fikir değil, bir niyet, bir istekti. NTV Tarih dergisi fikri bendenizindi ve bunu Gürsel de gayet iyi bilir. (Bir gece meyhanede ona olan biteni anlattım ve “Gel istersen editörü sen ol” dedim.) NTV Tarih’i çıkarmaya başlamadan bir sene kadar önce, Enis Batur (NTV Yayınları’nın danışmanıydı), Cem’in bu isteğini bildiği için bir tarih dergisi taslağı önermişti. Enis’in önerdiği dergi bana yeteri kadar popüler gelmedi, ilgi çekmeyeceğini, satmayacağını düşünüyordum ve yapmadım. NTV Tarih dergisi fikrini ilk kez, İstanbul Ansiklopedisi için yaptığımız bir toplantıda tarihçilere anlattım. Toplantıda bulunan Necdet Sakaoğlu (derginin yayın kurulundaydı sonra) fikri hemen benimsedi ve destek verdi. Sonra Necdet Hoca’dan bir yarım gününü bana ayırmasını istedim. Nihayetinde tarihçi değildim ben; kafamdaki formatı onun yardımıyla netleştirmeyi, ete kemiğe büründürmeyi, canlandırmayı düşünüyordum. Seve seve kabul etti ve yayınevinin bir odasında üç, beş saat konuştuk; abuk subuk veya ciddi birçok şey sordum. Odada Ümit Bayazoğlu da vardı.)

Bir başka şey: Cem’in, dergiyi Yayınevi’nden alıp Dergi Grubu’na bağladığını, benim de kabul ettiğimi gelip ekibe söylediğimde, Yayın Kurulu’ndan Necdet Sakaoğlu, Derya Tulga ve Enis Batur da oradaydı. Bu durumu kabul etmemem gerektiğini söylüyorlardı. “Bu dergi senin çocuğun, böyle bırakamazsın” diyorlardı. “Hayır”, diye cevap vermiştim, “benim çocuğumun adı NTV Tarih değil, Can.” Neden çocuğum olduğunu düşünüyorlardı NTV Tarih’in acaba?

Eski Troçkist’in Stalin taktiği

Fikrin kimin olduğu bir bakıma o kadar da önemli değil; bütün sorunlarına rağmen bir ortak çalışmanın ürünüydü. Birçok insanın emeğiyle yükseldi. Gelgelelim, benim eski ve eski Troçkist arkadaşım Gürsel, Stalin’in Troçki’ye yaptığını bana yapıyor. Stalin, Sovyetler Birliği’nde kanlı “temizliğini” yapıp ipleri eline geçirince ihtilalin tarihini de yazdı yeniden. Çok önemli rolü olan Troçki’nin adı ihtilal tarihinden çıkarıldı, küfür yerine kullanıldı resmi tarihlerde, Lenin’in yanında bulunduğu fotoğraflardan kazındı… NTV Tarih’in tarihinden kazınsam ne olacak? Ama Gürsel, yeni bir tarih dergisine yalan söyleyerek başlamayı nasıl içine sindirebiliyor?

“Patolojik yalan” ha!?