Erdoğan’ın ‘dünya liderliğine’ inanmış kayıtsız şartsız destekçileri dışında, dış ilişkilerimizin belki de Cumhuriyet tarihimizin en kötü dönemini yaşadığında mutabakat var.
Türkiye, bölgesinde ve dünyada giderek yalnızlaştı, itibarını kaybetti, etkisizleşti. Gül’ün tabiriyle artık ‘yıldızı parlamıyor’.
Aslında bu gidişi durdurmak ve geri çevirmek için ne yapılması gerektiğinin satır başları aşağı yukarı belli: AB adaylığımıza da ağırlık vererek Batı dünyasındaki yerimizi yeniden güçlendirmeye çalışmak. Bölgemizde geleneksel dengeli ve ihtiyatlı politikalara geri dönmek. Özgül ağırlığımızla orantılı olmayan iddialı ‘vizyonlar’dan uzak durmak. Mezhepçi ve etnik bazlı politikaları terk etmek.
Teşhiste ve tedavide fazla görüş ayrılığı yok. Sorun tedavinin nasıl ve kim tarafından uygulanacağında ortaya çıkıyor. İşte o zaman dış politika yorumcusu çaresiz kalıyor. Zira dış politikamız bütünüyle içte yaşadığımız ağır krizin ipoteği altında.
Dışta güvenilirliğimizin teminatı olması gereken demokratikleşme süreci raydan çıkmış gözüküyor. Dünya Başbakan’ın hızla otoriterliğe kaymasını endişeyle izliyor. Erdoğan’ın sadece Cemaat değil bütün muhaliflerine karşı giriştiği ‘istiklal savaşındaki’ kural tanımazlığı evrensel değerlere bağlılığımızla ilgili kuşkuları artırıyor. Ağır insan hakları ve bireysel özgürlük ihlalleri birbirini kovalıyor. Hukuk askıya alınmış durumda.
Üstelik görünürde bu gidişi tersine çevirebilecek bir güç de yok. Ülkeyi dünyada çıkmaza sokan Erdoğan’ın dış ilişkilerde yaptığı tahribatı bizzat kendisinin onarmasını beklemek hiç de gerçekçi değil. Hele cumhurbaşkanlığı konusunun kızıştığı şu dönemde Başbakan’ın şovenist söylemini sertleştirmesi ve keyfî otoriterlik dozunu artırması daha olası.