Şu günlerde Türkiye’de yaşanan “tarihî” olay, başlangıçta bir “azınlık iktidarı”nı ayakta tutmak üzere kurulmuş bir toplumsal düzenin şimdi bir “çoğunluk iktidarı”nın kurumlarını oluşturma mücadelesi.
İlginç bir konjonktür; ama aynı zamanda tehlikeli. Yapılagelmiş bütün değişikliklere rağmen, son kertede, bir azınlık iktidarının ülkeyi bildiği gibi yönetmesi için biçimlendirilmiş bir siyasî- yönetsel aygıt var. Bu aygıtın projelerini rahat gerçekleştirmesi için (yani “toplum mühendisliği” yapması için) Kuvvetler Ayrılığı ilkesine yer verilmemiş. Ama sonraki yılların siyasi mücadelelerinde, toplumun maddi yapılanmasını yansıtan bir kuvvetler ayrılığı biçimi ortaya çıkmış.
Şimdiyse, çoğunluk oyunu alarak o yapıyı eline geçirebilen, zihnen de “çoğunlukçu iktidar” mantığına göre hareket eden bir parti, daha çok da bir “siyasî önder” var. O da kuvvetler ayrılığı gibi bir ilkeden hoşnut değil; her şeyi kendi elinde tutmak istiyor. Bu sefer, hükümete bağlı devlet istiyor.
Bu çoğunlukçu ideoloji, “çoğunlukçu” diye, önceki azınlıkçı zihniyetten daha iyi, olumlu, daha demokratik vb. değil. Ama zaten sorun, son yazımda da “tahterevalli” diye nitelediğim bu açmazdan çıkabilmek; yani, şimdiki “plebisiter dikta” özlemine karşı önceki “pozitivist dar kadro diktası”nı savunarak, onu restore ederek hiçbir şeyi gerçekten düzeltemeyiz.
Bu açmazdan geçmişe doğru değil, geleceğe doğru bir yol bularak çıkmamız gerekiyor. Bu, tabii, demokrasinin kurumlarını demokratik ilişkiler içinde çalıştırmakla olur. Ama bunun için de, demokrasinin, savaşı öncelikle insanların zihninde kazanması gerekiyor.