Doğa dostu, insan canlısı, yardımsever ve Boğaziçi Üniversitesi’nde parmakla gösterilecek derecede başarılı bir öğrenci, daha 30 yaşında neden intihar eder?
Bilgisayar Mühendisliği doktora öğrencisi ve araştırma görevlisi İsmail Arı, 23 Aralık 2013 tarihinde bedenini FSM Köprüsü’nden bırakıp hayatına son verdiğinde bu soru Boğaziçi Üniversitesi’nin her köşesinde yankılandı.
Akademik ve idari personeli sarsan, öğrencilerde büyük üzüntüye neden olan bu olay, gençlerin ruh durumunun dışarıdan çıplak gözle basitçe takip edilmesinin ne kadar zor ve yanıltıcı olabileceğini göstermişti. Ülkenin en iyi üniversitesinde, gençlerin imrenerek baktığı pozisyondaki bir insan, bir anda tereddütsüz biçimde yaşamını noktalıyordu. 2001 ÖSS’de Türkiye 318’incisi olmak, lisansı onur derecesiyle bitirmek, 2006 ALES’te Türkiye 41’incisi olmak İsmail’e yaşam sevinci vermeye neden yetmemişti?
Üniversitenin ruh sağlığı haritası

Boğaziçi Üniversitesi’nde hem Öğrenci Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Merkezi (BÜREM) hem de Psikoloji Araştırma ve Uygulama Merkezi (BÜPAM) gençlerin ruhsal sorunlarla baş etmesi amacıyla kurulmuştu.
İsmail Arı’nın intiharı sonrasında, bu merkezleri daha da güçlendirmek ve öğrencilere daha fazla destek olmak amacıyla, Rektör Danışmanı Prof. Dr. Fatoş Erkman’ın koordinatörlüğünde yeni bir çalışma grubu oluşturuldu. Bu çalışma grubu hemen kolları sıvayarak , “Daha fazla ne yapmalıyız? Kritik durumdaki gençlere nasıl yaklaşmalıyız?” sorularına yanıt aramaya başladı.
Altı kişiden oluşan gruba ‘Öğrenci Ruh Sağlığını Destekleme Komisyonu’ adı verildi. Komisyonun önündeki acil süreç, öncelikle üniversitedeki gençlerin ruhsal durumuna dair bir resim çizme ihtiyacının karşılanmasıydı. Bu amaçla ilk olarak anket yoluyla öğrencilerden çeşitli bilgiler toplandı. Ardından öğrencilerle bir araya gelinerek odak grup çalışmalarıyla bu bilgiler detaylandırılmaya başlandı.
Sorunlar ağırlaşıyor, yardım isteyenler artıyor
BÜREM’in 2011 tarihli raporu da bu yeni bilgiler ışığında yeniden mercek altına alındı. Uzman Psikolog Jale Manav’ın hazırladığı rapor, iki yıl içinde psikolojik yardım için BÜREM’e başvuranların sayısının yüzde 50 arttığını ortaya koyuyordu.
Rapora göre 2009’da 323 kişi ruhsal sorunlar nedeniyle merkeze gelirken, 2010’da bu rakam 427’ye, 2011’de ise 449’a çıkmıştı. 2011’de başvuran öğrencilerden 34’ü acil olarak görüşmeye alınmış, 53’ü hastaneye, 28’i daha ağır vakalara destek olan BÜPAM’a, 20’siyse özel merkezlere yönlendirilmek zorunda kalınmıştı. 18 öğrenci intihar düşüncesi, dördü madde kullanımı nedeniyle merkezden yardım istemişti.
Ortaya çıkan tabloya göre öğrenciler en çok ilişkilerinden şikâyetçiydi. Kaygı, depresyon ve akademik-mesleki sorunlar da listenin ön sıralarında yer alıyordu.
’20 yaşında ama 13 gibi davranıyor’

Öğrencilerin dimağında giderek sorunlar yumağı haline gelen konuyu, Psikoloji Bölümü’nde 37 yıldır ders veren Emeritus Prof. Dr. Güler Okman Fişek’le görüştük. Ruhsal sorunlara karşı alınan önlemleri Diken’e değerlendiren Prof. Fişek, gençlerin sorunlarına ilişkin genel çerçeveyi şöyle çizdi:
“Gençler hangi üniversitede okursa okusun temelde iki sorun altında eziliyor; kültürel değişimin yarattığı boşluklar ve eğitim sistemindeki çarpıklıklar. Gençlerin hikâyeleri hep aynı. Çocuklar üniversiteye geldiklerinde bir şaşkınlık yaşıyor. O güne kadar ailelerinin koruması altında olan çocuklar hele bir de yurtta kalmaya başlamışlarsa bu şaşkınlıkları katlanarak artıyor. Bu çocuklar 20 yaşına gelmiş ama çoğu daha kendisine sahip çıkacak durumda değil, 13 yaşında gibi davranıyor. Belki ana babalar nasıl çocuk yetiştireceklerini çok iyi bilemiyor. Kendi yetiştirilme tarzlarını beğenmeyip, ‘daha modern’ davranmak istiyorlar ama nasıl daha modern olacaklarını bilmiyorlar. ‘Daha demokrat’ olmak istiyorlar ama demokrasinin ne olduğunu bilmiyorlar. Çocuğu başıboş bırakmakla çok sıkmak arasında yalpalıyorlar. Çocukları belli bir iyi niyetle, bir korumacılıkla bir yere kadar getiriyorlar ama ondan sonra çocuk dünyasını şaşırıyor.”
‘Durum 70’lerdekinden daha kötü’
Prof. Fişek’in yıllara dayanan tecrübesi, üniversite öğrencilerinin ruh sağlığına dair değerlendirme yapmasını kolaylaştırıyor: “Üniversitelerimizde 70’lerde 80’lerde görmediğimiz kadar çok sorunlu çocuk görmeye başladık. İlişkileri yönetemiyorlar. Kız ya da erkek arkadaş istiyor ama bulamıyorlar. Bulsalar bile nasıl davranacaklarını bilemiyorlar. Depresif sorunlar başlıyor, içki ve uyuşturucuya kayma olabiliyor. Bunların sonunda da derslerine odaklanamıyor, yalpalamaya başlıyorlar. Üniversite sınav sistemi zaten başlı başına bir sorun bu çocuklar için. Sınavlara yarış atı gibi hazırlanıyorlar ama burada bir yazı yazmaları istenince iki kelimeyi yan yana koyamıyorlar. İlkokuldan liseye kadar olan çöküşü biz burada görüyoruz.“
Prens-prenses rüyasının sonu
Peki, Boğaziçi gibi en başarılı gençlerin tercih ettiği bir üniversitenin bu genel resmin dışında kendine özgü sorunları yok mu? Yapılan değerlendirmelere göre üniversitedeki temel sorun, biraz paradoks gibi görünse de öğrencilerin hepsinin çok parlak olması.
Bu çocuklar, üniversiteye gelmeden önce kendi ailelerinin, köylerinin, kasabalarının, akrabalarının prensi, prensesi durumunda. Oysa okula ilk adımı attıklarında bir de bakıyorlar ki çevrelerindeki herkes birer prens ve prenses. Oysa herkes birden prens, prenses olamıyor. Hiçbir özelliği kalmıyor, bireysel ayrıcalık hissi kayboluyor. O, bir çöküşe yol açıyor.
İkinci olarak da 17-18 yaşında üniversiteye gelen bir gencin uzun vadeli kariyerini çizmek zorunda kalması ve çoğu zaman bundan daha sonra memnun kalmaması. Bu da bir bocalamaya neden oluyor.
Önlemler sorunlar başlamadan alınmalı
Fişek’e göre çözüm, sorun yaşama ihtimali olan gençleri okula geldikleri andan itibaren yakalamaktan geçiyor. Öğrenci Ruh Sağlığını Destekleme Komisyonu’nun da bu amaca hizmet edeceği düşünülüyor.
Fişek’in çözüm önerileri gayet net: “Ruh sağlığında birincil, ikincil ve üçüncül müdahaleler vardır. Üçüncül müdahalede kişi iş sarpa sardıktan sonra gelir, ya hastaneye yatırırsınız ya da çok sıkı bir tedavi uygularsınız. İkincil dediğimiz durumda kişiyi biraz kötüleştiği zaman yakalarsınız ve ayakta tedaviyle destek olursunuz. Birincil müdahalede ise problem yaşanmadan önce, olası problem yaşayacak kişileri yani riskli olan kişileri belirleyip ona göre önleyici önlem alırsınız. Bizim yapmak istediğimiz de bu. Çocukları bir şekilde geldikleri andan itibaren yakalamak… Bu şekilde hem uyum sağlamalarına destek oluruz hem de yalnız olmadıklarını hissettiririz. Bu yöntemle çocuklara yumuşak geçiş imkânı yaratmış oluruz.”
‘Arkadaşlarımın çoğu ilaç kullanıyor’

Peki, öğrenciler ne diyor? Ne istiyor, ne hissediyor, sorunlarını nasıl tarif ediyorlar? Ilık bir bahar günü sınav arasında Güney Kampüs’ün çimlerine yayılarak stres atan gençlere bu soruları sorduk. Gelen yanıtlar, hocalarının tespitinden pek de farklı değil.
Özellikle ilk yıl uyum sorunu yaşadıklarını, hazırlıkta ‘Ben galiba bu sınavdan geçemeyeceğim’ korkusuna kapıldıklarını, arkadaşlık kurmakta zorlandıklarını, derslerin çok zorlayıcı olduğunu anlatıyorlar. Gençler tüm bu sorunlar arasında sıkıştıkları için aslında okulun kendilerine sağladığı çok çeşitli imkânlardan yeterince yararlanamadıklarını da vurguluyor.
İngilizce Öğretmenliği 3’üncü sınıf öğrencisi 22 yaşındaki Merve Dinç, şunları söylüyor: “Boğaziçi’ne gelene kadar çok başarılı bir öğrencisiniz. Herkes sizden ‘zeki kız’ diye bahsediyor. Sonra buraya bir geliyorsunuz, işler tersine dönüyor. 100 üzerinden 100 almaya alışmış insan birden 10-20 gibi hayatında görmediği notları almaya başlıyor. İnsanda, ‘Galiba bu okul benimle dalga geçiyor’ duygusu oluşuyor. Arkadaşlarımın birçoğu rahatlamak için antidepresan kullanıyor.”

Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık yüksek lisans öğrencisi ve araştırma görevlisi Ezgi Özkök de benzer sorunların altını çiziyor. Boğaziçi’nin, Güney Kampüs’ün fotoğraflarıyla özdeşleştiğini vurgulayan Özkök, hazırlık sınıflarının büyük bölümünün Kilyos’ta olduğunu ancak çoğu öğrencinin bundan haberdar olmadığını söylüyor.
‘Klinik yardım almak isteyen bu kadar öğrenci korkutucu bir tablo’
Yüksek lisans tezini hazırlık sınıfı öğrencilerinin sorunları üzerine hazırlayan Özkök, BÜREM’de psikolojik danışman olarak da çalışmış. Annesinin hastalığı sonrasında bu merkezde kendisi de terapi gören Özkök, yeni kurulan komisyonun önleyici yaklaşım mantığından umutlu, ekliyor: “Klinik yardım almak isteyen bu kadar öğrenci bulunması benim için korkutucu bir tablo.”
Boğaziçi Üniversitesi Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden biri. Burada bu kadar sorun yaşanıyor olması, ülkenin diğer üniversitelerindeki öğrencilerinin psikolojik dalgalanmalarının ne kadar yoğun olabileceğine dair bir fikir veriyor. Ancak acaba her üniversite, öğrencisine bu kadar empati yapabilecek durumda mı?


