NUR BANU KOCAASLAN
nurbanukocaaslan@diken.com.tr / @nurkocaaslan
15 Temmuz’da Türkiye’yi sarsan darbe girişiminin üzerinden tam bir ay geçti. İktidarın deyimiyle ‘bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı’ bir sürece girilirken, aslında Gülen Cemaati’nin çok uzun süredir ‘ayan beyan’ ve adım adım işlediği devlete sızma faaliyetinin ne boyuta geldiği de ilk kez bu denli açık görüldü.
Üstelik birçoklarına göre, devletteki bu yapılanmanın kısa bir sürede temizlenmesi mümkün gözükmüyor.

Tunceli Üniversitesi’nden Yavuz Çobanoğlu, Fethullah Gülen’in konuşma ve metinlerini incelerken onun kendi etrafında ördüğü ‘Cemaat’ ağını toplum, devlet, ahlak ve otorite gibi kavramlar ekseninde inceleyen bir akademisyen. Doktora tezi, İletişim Yayınları’nca kitap haline getirildi.

Çobanoğlu, Gülen’in zihin dünyasında ‘devlete itaat’in önemli bir yer tuttuğunu belirtse de, bu zihniyetin yapılanları meşru gösterecek pek çok ‘düşünsel aparat’a sahip olduğunu vurguluyor ve ekliyor: “Bu yüzden Gülen ve Cemaati şimdilik tasfiye olsa bile onun ruhu, onun tedrisatından geçen kişiler daha başka yapılarda yaşıyor. Biz asıl bundan çekinmeliyiz. Bunu görmemiz kuvvetle muhtemel…”
Çobanoğlu’yla Fethullah Gülen’in dünü, bugünü ve diğer İslamcı yapılardan ayıran özelliklerine ilişkin yazılı olarak gerçekleştirdiğimiz söyleşi:
Öncelikle sonradan İletişim Yayınları tarafından basılan doktora tezinizin YÖK’e bağlı Ulusal Tez Merkezi’nden çıkarılmasıyla başlamak isterim. Hatta teziniz ‘Üniversitelerde FETÖ tezleri’ başlıklı yazılara dahi konu oldu. Onaylanan, sonrasında yayınlanan akademik bir tezin şimdi de silinmesini nasıl değerlendirirsiniz?
Bu durum aslında ülkenin sıkıntılı hâlinin bir yansıması. Nedim Şener o köşe yazısını yazarak hata yaptı. Sonradan hatasını kabul etse de YÖK bunu bir ihbar gibi algıladı ve Gülen ile Cemaaat’i hakkında yazılmış tüm tezleri sistemden kaldırıp, inceleme başlattı.
Akademik bir kurulca onaylanan tezlerin sitemden kaldırılması, politikanın sıcak gündeminin elinin nerelere kadar uzanabileceğini de bizlere göstermesi açısından önemli. Hâlbuki bazıları beğense de beğenmese de akademide her konu üzerine çalışılabilir. Akademik özgürlük için bu kaçınılmaz bir şarttır. YÖK’ün bir biçimde bu yanlıştan döneceğini umuyorum.
Fakat buradaki temel sıkıntı Gülen üzerine methiyeler düzen tezlerin (ki bunlar da mevcut), bir zamanlar “nasıl olup da tez jürilerinden geçmiş olduğu?” Siyaset bu, çok kereler gördük, bugün var olan durum yarın hızla değişebilir; fakat akademinin bu tarz sıkıntıları nasıl ortadan kalkacak işte orası meçhul.
Gülen’in kişisel hikayesine gelirsek, Nurcular arasında ilk sivrildiği yıllardan itibaren, diğer gruplara nazaran kitap ve okuma pratikleri yerine video kasetleri tercih ettiğini, böyle üye devşirdiğini biliyoruz, sizce neden bu yola gidiyordu?
Sanırım bu, video kasetlerin toplu olarak izlenebilen, sohbetler esnasında durdurulup tekrar başa sarılabilen özellikte materyaller olmasından kaynaklanıyor. Tabi bir de elden ele dolaşması kolay, kitap daha kişisel bir şey. O dönemleri yaşayanlar iyi bilir, video kasetler kamusal kullanıma daha açık iletişim araçlarıydı. İlgi de çekiyordu.
Son bir şey daha, ne kadar doğru emin değilim ama bu Gülen düşüncesinin bir özelliği olan hem geleneksel hem de modern görünme kaygısının sonucu da olabilir. Hatta diğer cemaatler çok çok sonra video kasetlerin bu etki gücünü kavrayabildi.
‘İslâmcılar, şiddet uygulayarak kendi ahlâkî normlarını zorla dayatmaya çalışıyor’

Gülen’in evrensel değerler ve İslam’la birleşen bir ‘sosyal ahlak’ kurmaya çalıştığını belirtiyorsunuz. Nasıl bir ahlak kavramı bu? Örneğin Gülen’e göre ‘altın nesil’ yetiştirmek için her yol mübah mıydı?
Son sorudan başlarsak, Altın Nesil aslında ‘Müslüman bir Dünya’ya dair’ İslâmcı bir ütopya ve sadece Gülen’le de sınırlı değil. Genel olarak böyle bir nesil yetişmenin hem sevap kısmı var hem de bu geleceğe bir katkı sunmuş olmanın ruhî rahatlığı da bunun yanında. İşte nesil yetiştirmek bu bakımdan önemli ve zorunlu.
Sosyal ahlâk kavramı ise, Durkheimcı bir toplum tasavvurunun ürünüdür. Gülen’in Durkheim okuyup okumadığını bilmiyorum, bahsettiğine hiç rastlamadım. Fakat Durkheim’da sosyal ahlâk (‘kolektif bilinç’ de der), toplumdaki değerlerin birleştiricisi, yargı ve normları bir araya toplayan bir çatı olarak tasarlanmış.
Toplumdaki farklı gruplar, bu çatının altında ne kadar fazla toplanır, bu ahlâkî yargılar ne kadar fazla oranda kabul görürse, kitleselleşirse, işte o zaman toplum olunur. Gülen de bunun farkında olduğu için, Türkiye toplumunda ahlâkın referans aldığı genel kavram olan İslâm’dan yola çıkarak, İslâm ahlâkını bir sosyal ahlâka dönüştürmeye çalışıyor.
Yalnız burada bir sıkıntı var. Türkiye kavramın en temel anlamıyla ‘toplum’ olamadığı, üstelik birbirini senelerdir diş bileyen toplulukların (belki de zorunlu) birlikteliğinden oluşan bir ülke olduğu için, zaman içinde her politik yapı kendi ahlâkî değerlerini kendi ‘ahlâk adacığı’nda zaten inşa etmiş bulunuyor.
Cumhuriyet döneminde de benzer bir girişim mevcut; fakat modernleşmenin yarım kalması, alttaki İslâmî yapıların büyük direnç göstermeleri gibi etkenlerle bu da başarılı olamadı.
Dolayısıyla Gülen’in de diğer İslâmcı cemaat ve tarikatlarında bu yönde çabaları var; lakin kitle iletişim araçlarının yoğun olarak kullanıldığı, başka coğrafyalardaki yaşam ve özgürlük biçimlerinin doğrudan görüldüğü günümüz dünyasında bu tarz çabaların başarı şansı yok.
Olmadığı için de İslâmcılık politikalarının uygulandığı her ülke de sıkıntı çıkıyor. Toplumsal sorunlar katlanarak büyüyor. Böyle olunca da İslâmcılar, şiddet uygulayarak kendi ahlâkî normlarını zorla dayatmaya çalışıyorlar. Buradan insanlık için herhangi bir güzellik çıkmaz. Çıkmayacağını da maalesef her gün test ediyoruz.
Kitaplarındaki Gülen ile eylemlerindeki Gülen farklı

Kitabınızda, Fethullah Gülen’i kitapları, konuşmaları ve Cemaat çevresinde yazılıp çizilenlerle birçok başlıkta incelemiştiniz. Bugüne döndüğümüzde, darbe girişimi gerçekleşseydi, nasıl bir yönetim hüküm sürerdi sizce?
Tek kelimeyle korkunç olurdu. İç savaş bile çıkabilirdi. Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, atasözünde ifade edildiği gibi, ülke her gün ‘beterin beteri var’ cümlesini doğrulamakla meşgul. Bu aslında, daha derinlerde bir yerlerdeki toplumsal sıkıntıları işaret ediyor. Yıllar yılı çözülemeyen, pek de çözülmek istenmeyen, devamlı kanayan büyük toplumsal yaraların olduğu bir yeri.

Kitabınızda altını çizdiğiniz bir nokta var ki, Gülen’de ‘devlete tam itaat’ vurgusu ön plana çıkıyor. Hatta yine Gülen’e göre ‘zulmeden bir iktidar olsa dahi hiçbir durum asayiş ve nizamın bozulmasından daha kötü değil’di. Ne değişti de devlete karşı böyle bir ayaklanmaya gidilebildi, yoksa o zaten artık kendisini ‘devlet’ olarak mı görüyordu?
Kritik soru işte bu… Ne değişti, sanırım en net yanıtı Gülen’in kendisi verecek ya da soru işaretleriyle dolu bu darbe girişiminin gerçeklerini yıllar sonra öğreneceğiz, ben şimdi sadece tahminde bulunabilirim.
Evet, Gülen devlete daima itaat edilmesini söyler. Fakat kitaplarındaki Gülen ile eylemlerindeki Gülen arasında çoğu kez farklılıkların bulunduğuna şahit olan biriyim. Burada yine bir değişim olmuş, yeni şartların gerekliliğine uygun bir eylem gerçekleşmiş olabilir. Ordu içerisindeki bu kliğin Gülen’den bağımsız hareket edebileceğini ise asla düşünmüyorum.
Diğer soruya gelirsek, kendisini devlet olarak gördüğünü ise zannetmiyorum. Fakat kendi cemaatinin devleti ele geçirmesini, yoğun biçimde devlet kadrolarına yerleşmesini, bürokrasinin iplerini eline almasını, kontrolün sadece cemaat mensuplarında olmasını istediğini düşünüyorum.
Hâlbuki ikisi de aynı kapıya çıkmıyor. Popüler anlamıyla düşünmeyelim. Kimse, istese bile, kendisini ‘devlet olarak’ göremez. O çok başka bir yapı, en basitinden ölümlü bir varlık onun yerine geçemez. Amaç yapıya sızıp yetkileri ele geçirme.
‘Cemaat tasfiye olsa bile onun ruhu başka yapılarda yaşıyor’
Gülen’in metin ve konuşmalarında isyan teması var mıdır?
Gülen “Sokağa bile çıkmayın, devletle karşı karşıya gelirsiniz” diyen birisidir. Fakat az önce söylediğim gibi, belli ki sahne arkasında başka şeyler dönüyor, bir şeyler değişmiş. Bu beyanlar tersine dönmüş.
Gülen metinlerinde isyan etse etse, içinde yaşadığı zamanın kötülüğüne, zalimliğine, çaresizliğe isyan eder. Bunun için de Allah’tan yardım, acıma diler. Yani klasik bir İslâmcı davranışı… Ama darbe girişiminde olduğu gibi artık bunu bir isyan olarak görmüyor da olabilir. Çünkü İslâmcı ahlâk esasen mağdur ahlâkı olduğu için yeterince esnektir.
Her an ‘devlete koşulsuz itaat’ten, ‘zalime karşı mücadeleye’ dönüş yapabilir. Sanıyorum ki Gülen ve Cemaati’nde böyle bir değişim gerçekleşti. Cemaatken FETÖ’ye dönüştü. Fakat emin olabilirsiniz ki, aynı İslâmcı düşünüş ve onun değişik varyasyonları, şu hâlde bile sivil insanların üzerine ateş açmayı, bombalar yağdırmayı meşru görecek pek çok mazerete, düşünsel aparata da sahiptir.
Bu yüzden Gülen ve Cemaati şimdilik tasfiye olsa bile (ki ben bunun mümkün olabileceğini düşünmüyorum), onun ruhu, onun tedrisatından geçen kişiler daha başka yapılarda yaşıyor. Biz asıl bundan çekinmeliyiz. Bunu ilerleyen dönemlerde görmemiz kuvvetle muhtemel.
‘Onun ‘kötüler’i komünistler, eşcinseller, ateistler, alkol tüketenler’

Gülen, ilk yıllarında komünizmle mücadele dernekleriyle temas eden, hatta Erzurum’da bir tane kurulmasını sağlayan biri. Onun sol görüşlere ilişkin 1980 ihtilalinden önce ve sonra yazdıklarında da askeri bir kurtarıcı olarak tanımladığını görüyoruz. Tutuklu öğrenciler, KCK, sol gruplara ilişkin davalara da bakıldığında, o hep sözünü ettiği ‘hoşgörü’ eskiden bu yana düşman olduğu bu kesimlerde tükeniyor mu?
Gülen, kanımca ve benim bu kavramdan anladığım kadarıyla, ömrünün hiçbir anında ‘hoşgörü’ sahibi bir insan değildi, olmadı. Çünkü onun da beslendiği düşünsel kaynak olan İslâmcılıkta ‘hoşgörü’, sadece belli ve katı sınırlar içerisinde ‘tahammül edebilme’, zoraki katlanma kapasitesinin adıdır. Yani, tıpkı diğer İslâmcılar gibi Gülen de hoşgörüye dinî, millî, geleneksel bir takım sınırlar çizip, bu sınırlar dâhilinde olanlara, o sınırlara saygı gösterenlere karşı ‘hoşgörülü’dür, yani basitçe katlanır.
Bu tam da Marcuse’nin ‘otoriter hoşgörü’ dediği durum. Örneğin insan kendisini ‘hoşgörülü’ olarak tarif eder ama daha dikkatli baktığınızda sadece kendisine benzeyenleri, kendi düşüncesine saygı duyanları sever, hep onlara ‘hoşgörü’ gösterir. Hitler de böyleydi; insan sevgisi ve hoşgörüyle doluydu; fakat sadece Alman olanları seviyordu.
Gülen de böyle ve onun metinlerinde ‘kötü’ gördüklerine karşı sarf ettiği ayrımcı, cinsiyetçi, ırkçı, cümlelere inanamazsınız. Onun değişmez ‘kötüler’i komünistler, sosyalistler, eşcinseller, ateistler, alkol tüketenler, Yahudiler, Batılılar, kadınlar (meselâ “Devletleri yıkan kadın fitnesidir” der) vb. liste böyle uzayıp gider. Bilimsellik kaygılarımdan dolayı kitabımda bunların pek azına değindim, oradan bakılabilir.
Lakin hoşgörü konusundaki bu tavır, aslında yaşadığımız ülkenin de genel ve toplumsal tavrı; buralara ait bir zihniyet şekli. Baksanıza ‘çoğunluk’, ‘azınlıktan’ özellikle dinî konular başta olmak üzere, her an her konuda saygı bekliyor. Nasıl bir trajedidir ki, bir de bu “demokrasinin gerekliliği” gibi algılanıyor, böyle tarif ediliyor. Hâlbuki ‘çoğunluğun’ saygı beklentisi içerisine girmesine hiç gerek yok, o zaten çoğunluk. Mütemadiyen haklı. Üstelik çoğunluğun hiçbir yerde demokrasiye de ihtiyacı yoktur. O her sistemde kendi haklarını kolayca koruyabilir; adının demokrasi olması gerekmiyor.
Diğer İslami hareketlere göre nerede farklılaşıyor Gülen Cemaati sizce?
Daha Türkiye sahnesine çıktıkları 1970’lerin ortalarından itibaren diğer İslâmî hareketlerden biraz daha farklı bir noktada durdular. Zihniyet açısından fark az olsa da, İslâm’ı yorumlayış farklılığı daha belirgin duruyor. Örneğin, diğerleri mesafeli durup ya da karşı çıkarken Gülen 12 Eylül Darbesi’ni açıkça desteklemiştir.
Eğitime daha fazla önem verip dershaneler, okullar açması; yayıncılık, gazetecilik ve sonrasında televizyonculuk alanlarında yatırımlar yapması; ilim (bilim değil) ve teknolojiye açılığı; Batı’ya dönüklüğü; neo-liberal politikaları desteklemesi; 24 saat ibadetle geçirmek yerine çalışmak ve daima aksiyonda olmak suretiyle kamusal hayatta görünür olmayı önemsemeleri gibi özelliklerinden dolayı diğer İslâmî hareketlerden farklılaşıyorlar.
‘Gülen tasavvurunda devlet bir varoluş nedeni’
Cemaat’in milliyetçi bir damara sahip olduğunu biliyoruz, hatta Said-i Nursi’ye bakışında bunun etkisinden kurtulamıyor bir süre. Gülen’in devlet düşüncesinde milliyetçiliğin yeri nedir?
Erzurum gibi milliyetçi ve muhafazakârlığıyla meşhur bir şehirde büyümüş olmasının etkileri fazlasıyla var. Fakat Gülen kendi milliyetçilik anlayışının ‘kana dayalı’ olmadığını ısrarla söylese de, birkaç yerde ‘asil kandan’ bahsettiğine de şahit oldum. Bunun yanında Gülen klasik bir Türk-İslâm sentezi ruhuna da sahiptir.
Onun milliyetçiliği, devletin bekası üzerine temellenmiştir. Gülen tasavvurunda devlet, bir varoluş nedeni, Türklük tarihsel kökeni günümüze taşıyan kültürel kod, İslâm da Anadolu’da yaşayan herkese huzur, esenlik, asayiş, sulh, güzel ahlâk sağlayacak bir düzen getirici araçtır.
Onun düşüncesindeki devlet, kesinlikle milliyetçi bir devlettir. Memur olarak alacakları kişilerde ‘inançlı olma, vatan ve millet sevgisi taşıma’ şartlarını arayan; ‘haine, yılana’ aman vermeyen, acımayan otoriter bir devlettir. Bu tarz bir milliyetçilik, toplumu devletle aynı çizgiye getirmek, çekmek amacını taşır. Bu açıdan da Gülen düşüncesinde fazlasıyla işlevsel bir pozisyonu işgal ediyor.