KÜRŞAT BUMİN
Mesela: “Onlar ölü değil, diridirler ama siz bilmezsiniz.”
Mesela: “Şehadet bizim için korkulacak bir makam değil, ulaşılması gereken bir makamdır.”
Bu da güzel; ama dikkat ederseniz ‘konuşan’, bir önceki satırda olduğu gibi yine bir ‘diri’.
Devamla: “Onların kefili Allah’tır. Ve bu müjdeyle onlar yürürler.”
Bitmedi, arkası da var: “Evlatlarını Çanakkale’ye, ‘Git evladım, yıllarca ben oğulsuz kalayım, şu yaralı bağrıma kara taşlar çalayım, haydi yavrum, haydi git, ya gazi ol, ya şehit’ diyerek yollayan (…) analara babalara rabbimden rahmet niyaz ediyorum.”
Çok da ısrarcı: “Ve kabrinden sonra da oradaki hali görünce son kez tekrar dünyaya dönmek isterler. Birileri anlamaz, onlar zanneder ki onlar tabutta giden normal cenazelerdir. Değil, değil…”
Görüyorsunuz: ‘Normal cenazeler’ ifadesi de son derece dikkat çekici; sanırsınız ki ‘anormaller’i de vardır…
Ve de tabii ki meseleyi toparlayan şu cümle: “Bu ülkenin vatan olması için şehit kanına ihtiyaç vardır.”
Bu ne kadar ‘dışarıdan’ (yani ‘diriler âleminden’) sarf edilen sözler böyle… Cümleyi bağlayan sözcükleri dikkat edin: “…şehit kanına ihtiyaç vardır.”
Yanlış duymuyoruz, ‘ihtiyaç’tan söz edilmekte apaçık bir biçimde.
Bu derece mi ‘soğukkanlı’ olunabilir?
Siyasi varlığını yurttaşlarının varlığına borçlu olan bir makamdan yükselen bu sözler ne kadar yaralayıcı; yurttaşlarını ‘kan borçlusu’ çıkaran, çok hem de çok yaralayıcı sözler bunlar.
Unutmuyoruz; ‘ölüler âlemi’nden değil, ‘diriler âlemi’nden yükselen sözler bunlar. Sadece bugün arkası kesilmeyen ‘normal cenazeler’ değil söz konusu olan; Çanakkale’de “Hadi git, ya gazi ol ya şehit” diyerek uğurlanarak (kulaklarıyla şahit olmuş gibi) savaşa gidip can verenlerin cenazeleri de ‘vatana borçlarını’ ödemiş durumdalar…
Eskinin ve yeninin büyük, çok büyük acıları karşısında bu derece mi ‘soğukkanlı’ olunabilir? Günümüzde var mıdır –mümkün müdür- böyle bir değil, defalarca yurttaşlarının ‘dirisi’nin değil ‘ölüsü’nün makbul olduğunu ilan eden eşdeğer mevkide bir ses?
Sizi bilmem ama böylesiyle ben karşılaşmadım, bilen varsa haber etsin.
İnsanoğlunun bugüne kadar binlerce yıldır töre, felsefe, din, edebiyat, her türden sanat (ve hatta zanaat) yoluyla anlamlandırmaya çalıştığı başına gelmiş içinden çıkılması en zor soruyu –’Yaşamanın anlamı sorusunu’– ağır bir milliyetçilikle harmanlanmış ağır bir öte-dünya külliyatından hareketle cevaplamaya çalışmak bu zamanda hangi ‘kuvvet’in haddine?
Ne insafsız bir devlet dili bu böyle
Sağduyu sahibi vatandaşın önümüze getirilen bu sunumu âlâsından bir mugalata olarak nitelendirmemesi mümkün mü? Anlaşılmak istenmeyen nedir; ana-babaların canlarından koparılan evlatlarının tarif edilemez acısını bayrağa ve vatana bakıp teselli olmaları mı isteniyor? Ne acımasız, ne insafsız bir devlet dili bu böyle…
İnsanoğlu buraya ulaşmak için mi ‘doğal hal’den çıkıp ‘sivil hal’i seçti; bunun için mi milyonlarca insanın siperlerde can verdiği iki büyük dünya savaşının ardından “Bu kadarı fazla, artık ecelimizle öleceğimiz bir dünya istiyoruz” diyerek –mesela- AB’yi bu doğrultuda bir ‘birlikte yaşam’ projesi olarak var etti. Dinlerden devraldığı ‘şehitler-şehitlik’ tanımlarını az biraz ‘seküler’ kılarak ayakta tutmaya çalışan ulus-devletin bu çerçevede yarattığı ‘ethos’ demokrasilerin gözünde artık makbul bir şey değildir.
Hatırlayın: Bizde henüz ‘bedelli’ gibi ‘utangaç’ bir eşitsizlik çerçevesinde yürütülüyor olsa da artık zorunlu askerliği uygulamadan tamamen kaldıran demokrasilerin gözünde bu sayfa kapanmış, yürütülen savaşların ‘milli’likten de uzak, artık daha açık bir biçimde ‘menfaat dünyası’nın gerektirdiği uygulamalara dönüşümü tamamlanmıştır. Onun için yazıktır; evlatlarının ardından sesini çıkaramayan-duyuramayan, gözyaşlarını içine akıtan bu ülkenin ‘fakirler’ini bu derece istismar etmenin sonu gelmelidir.
Devlet bu fakir, acılı insanların köy ve kasabalardaki fakir evlerine ‘bayrak asarak’ neyi ispatlamanın peşindedir? (Yeri gelmişken ‘medya’ya da iki çift söz: Genç yaşlarında bir ‘inat’ uğruna ‘cennete uğurlanan’ bu delikanlıları giderek artan bir azgınlıkla “Bugün de beş şehit!” benzeri ifadelerle manşete ve ekrana taşıyan bu ‘medya dünyası’ dilini ve işlevini hepten şaşırmış durumdadır).
‘Şehitler’in arkasından “Onlar ölü değil, diridirler ama siz bilmezsiniz” hamasetini seslendiren ‘diriler’ dünyasına hatırlatmanın yeridir sanırım; Sabahattin Eyüboğlu, 13 yıl tek parti CHP’nin zindanlarında tutulup bir sağ partinin himmetiyle (genel af) dışarı çıkabilen Nâzım başına kötü şeyler geleceğini tahmin edip kaçınca, “Ama yine de kaçmamalıydı, vatan bırakılır mıydı?” diyen muhatabına şu cevabı verir: “Sen bugüne kadar hiç öldün mü?”