Namık Kemâl’den itibaren suçlama konusu hep ‘darbe’ oldu. Sonra ‘anayasal düzeni yıkma’ ve tek bir silahın dosyada yer almadığı ‘silahlı terör örgütü’ davaları ile suçlamalar çeşitlendi.
Ya İstiklâl Mahkemeleri veya örfî idare (sıkıyönetim) mahkemelerine, sonra DGM’lere, özel yetkili mahkemelere ve bugün daha kestirme yoldan tek kişilik ve kapalı devre işleyen Sulh Ceza Hakimi’nin önüne çıkartıldılar, hep kuduz köpek muamelesi gördüler.
Küçük bir azınlığın, memleketi babalarının çiftliği gibi yönetebilmeleri için icat edilen bu suçların, sandıktan çıkan iktidarın gücü ile ortadan kalkacağına inanmıştık. Aynı tezgah, aynı kalıplarla ve daha da genişleyerek devam ettiğine göre yanılmışız. Güç sahipleri iktidarlarını sürdürebilmek için hep hapishanelere ihtiyaç duyuyor.
Nazım Hikmet Bursa Cezaevi’nde şiir yazarken, Kemal Tahir Malatya veya Çankırı Cezaevi’nde romanını tamamlarken, Necip Fazıl Ulucanlar Cezaevi’nde poetikasını tasarlarken iktidarda kim vardı? Başbakan kimdi? Adalet Bakanlığı koltuğunda kim oturuyordu? Onlardan bu memlekete hangi hayırlı işaret kaldı? Hiç hatırlayan var mı?
Dünyanın en merhametli insanlarından, fotoğraf sanatçısı Şerif Ali Tekalan’ın, çok rafine bir senarist ve sanat eleştirmeni Ekrem Dumanlı’nın ‘terör örgütü üyeliği’ ile suçlanması bu yüzden tuhafınıza gitmesin.
Ne de olsa hepimiz teröristiz ve ne de olsa yerin altı da üstü de aynı.