Kahramanmaraş’ta 40 yıldır Çelikler Afşin-Elbistan A Kömürlü Termik Santrali’nin yol açtığı kirlilik ve sağlık sorunlarıyla boğuşan yöre halkı artık tesisin kapatılmasını istiyor.
Birkaç kuşaktır santralin zararlarına maruz kalan ahali, Türkiye’nin COP31 İklim Zirvesi’ne ev sahipliğine günler kala somut adım bekliyor. Türkiye’nin dördüncü büyük ovası Afşin-Elbistan’ın toprağı, suyu, ekolojik dengesi kirlilikle geri dönülmez bir noktaya gelmeden santralin faaliyetinin adım adım, adil bir geçişle sonlandırılması isteniyor.

Santral 1984’ten bu yana faal. 2018’de Elektrik Üretim A.Ş. (EÜAŞ) eliyle özelleştirilerek 20 yıllığına Çelikler Holding’e devredildi. EÜAŞ’a ait Afşin-Elbistan B Termik Santrali’yle birlikte toplam sekiz ünite havayı, toprağı, suyu kirletiyor; insan sağlığına ciddi zararlar veriyor. B Termik Santrali’nde baca gazı arıtma sistemi var ama termik santrallerin genel olarak sağlığı ve ekosistemi bozduğu sır değil.
İki ünite eklemek istiyorlar
Hal böyleyken, Çelikler Afşin-Elbistan A Kömürlü Termik Santrali’ne iki ünite eklenmesine karar verildi. Bunun için 27 Aralık 2024’te Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) onay kararı çıkarıldı. Söz konusu karara karşı Elbistan ve Nurhak belediyesi, Türk Tabipleri Birliği (TTB), TEMA Vakfı, Greenpeace Türkiye ve bölge halkının açtığı iptal davası kazanıldı.
Dokuz farklı alandan uzman bilim insanlarının oluşturduğu bilirkişi heyeti, ‘ÇED olumlu’ kararının halk sağlığı ve ekolojik yapı başta olmak üzere birçok yönden uygun olmadığını rapor etti. Dosya hâlen Danıştay’da.
17 binden fazla erken ölüm hesaplanıyor
İki santraller toplam 2 bin 795 MW kurulu gücüyle bölgenin en büyük sanayi tesislerinden. Temiz Hava Platformu’nun Kara Raporu’na göre bu santraller, kuruluşlarından 2020’ye kadar geçen sürede yaklaşık 17 bin 500 erken ölüme neden oldu.
Çevre örgütü Greenpeace’nin üç yıllık hukuk mücadelesiyle ulaşabildiği santralin sürekli emisyon ölçüm sistemi (SEÖS) verilerine göre tesisler karbonmonoksit (CO), kükürt dioksit (SO₂), azot oksitler (NOx) ve toz (partikül PM10) üretiyor. Belgelere göre SO₂ ortalama değerleri sınırın sekiz, partikül PM10 ortalama değerleri sınırın dört, CO ortalama değerleri sınırın üç, NOx ortalama değeri sınırın bir buçuk katına kadar çıkıyor. Verilerdeki maksimum değerler dikkate alındığında ise tablo daha da vahim: CO değerinin sınırın 19, NOx değerinin sınırın iki buçuk, SO₂ değerinin sınırın 44, PM10 değerinin ise sınırın 14 katına dek yükseldiği görülüyor.
Bunların kalp ve solunum yolu problemlerinden kansere kadar pek çok hastalığa neden olduğu biliniyor. Yine bu zehirler, biyoçeşitlilik kaybı, su kaynaklarının, toprağın kirlenmesi gibi çevresel sorunlara da yol açıyor.
Yine Kara Raporu’na göre bölgede PM10 ulusal limit değeri yılda 256 gün aşılıyor.
Ayrıca Afşin-Elbistan’daki linyit madenlerini susuzlaştırmak için milyonlarca litre yeraltı suyu pompalanarak dışarıya atılıyor. Bu su kullanılmadan, denize gönderiliyor.
“Gaz filtresi hiç olmadı, kül filtresi hiçbir zaman tam çalışmadı”
Bir grup gazeteci, alanda çalışan sivil toplum örgütlerinin davetlisi olarak Elbistan ve artık bir hayalet kasabayı andıran Çoğulhan’a gitti, yöre sakinlerinin sesine kulak verdi.
Elbistan Hayatı ve Doğayı Koruma Platformu Başkanı Mehmet Dalkanat, doğma büyüme Elbistanlı. Termik santrallerin bölgeye verdiği zararları ilk zamanlarda fark etmeseler de ilerleyen yıllarda gözleriyle gördüklerini belirten Dalkanat, tanıklıklarını şöyle anlattı:

“Doğayı nasıl katlettiklerine, sularımızı nasıl elimizden aldıklarına ve ekolojik dengeyi nasıl bozduklarına yaşayarak tanıklık ettik. Santralde 42 yıldır gaz filtresi yok ve bunca yıldır zehirli ve öldürücü gazları olduğu gibi atmosfere, bölgenin üzerine saldı. Bu gazların etkisiyle insanların bağışıklık sistemleri zarar gördü; kanser, astım ve üst solunum yolu hastalıkları başta olmak üzere çeşitli hastalıklarla karşı karşıya kaldılar. Birçoğu hayatını kaybetti, hâlâ ölüyorlar.”
Dalkanat santralde kül filtresinin bulunduğunu ancak sağlıklı çalışmadığını söyledi: “İlk yıllarda belki işlevini yerine getirdi ama daha sonra sürekli olarak bu ovanın üzerine partiküller yaydı. Bu partiküllere ve gazlara maruz kalan insanlar, hayvanlar, bitkiler zarar gördü.”
’70 yaşını göremiyoruz‘
En büyük zararı insanların yavaş yavaş ölerek gördüğünü vurgulayan Dalkanat, “2000’li yıllardan sonra Elbistan’da, Afşin’de, ilçe merkezlerinde ve çevre köylerde kanser vakaları çok yaygınlaştı. Neredeyse gün geçmiyor ki kanser hastalığı nedeniyle birini toprağa vermeyelim. Benim burada (santralde) çalışan işçi ve memur arkadaşlarım vardı. Yüzde 70’i, 80’i, hatta 90’ı 70 yaşına ulaşamadan hayatını kaybetti, kaybediyor” diye konuştu.
Bölgede yeni kömürlü termik santraller için yapılan planlar platformun ve sivil toplum örgütlerinin çabasıyla engellendi.
Dalkanat artık ovada yeni bir termik santral istemediklerini vurgularken mevcut santralin de ömrünü doldurduğunu ve artık kapatılması gerektiğini ifade etti: “Artık yeter! Yeni bir santrale de ihtiyaç yok. Çünkü yenilenebilir enerji başta olmak üzere çok çeşitli enerji kaynaklarımız var. Yeterince öldük, artık daha fazla insanın ölmesini istemiyoruz.”
Hayalet kasaba Çoğulhan
Santralin hemen dibinde Çoğulhan Mahallesi var. Burası bir zamanlar beldeydi. Hemen her yerinden santral bacalarını ve dumanlarını görmek mümkün. Artık bir hayalet kasabaya dönmüş. Tek tük aile kalmış. Terk edilen binalar virane.

Mahallelerin anlattığına göre eskiden burası cıvıl cıvılmış. Değişim bir anda olmamış. Son 30-40 yılda yavaş yavaş bu hâle gelmiş. Santralden önce de göç varmış. Özelleştirmeden sonra ise iyice artmış Daha önce burada çalışan, geçimini sağlayan insanlar varmış. İş imkânı kalmayınca onlar da gitmiş.

Santralden önce beldede 4-5 bin kişi yaşıyormuş. Şimdi ise nüfusun 500-600’e kadar düşmüş. Hatta tarlalarda çalıştıracak kimse bulamıyorlar.
‘Yaşlılarda görüyorduk, çocuklara indi‘
Santrale yaklaşık 10 kilometre uzaklıktaki Altınelma’da yaşayan Cuma Binboğa, çocuğunun beş yaşındayken lösemiye yakalandığını, tedavi için gittikleri hastanede Afşin-Elbistan’dan çok sayıda aileyle karşılaştıklarını anlattı.

Çocuğunun iyileştiğini ancak zor bir süreç yaşadıklarını paylaşan Binboğa, şöyle devam etti:
“Santrallerin zararlarını daha önce babalarımızdan, dedelerimizden duyuyor ve görüyorduk. Eskiden büyüklerde astım, KOAH ve kanser gibi hastalıkları görüyorduk. Kısırlığın da yaygın olduğunu gözlemliyorduk. Artık bu sorunların çocuklarımıza kadar indiğini düşünüyoruz.
Zamanla çocuklarımızda da görmeye başladık. Bu bölgede yaşayan insanlar olarak ciddi biçimde mağduruz. Sağlıklı değiliz. İnsanlar hastalanıyor, çocuklarımız kanser oluyor.”

‘Yerin üstünde insan, altında su kalmadı‘
Binboğa, bölgede yaşamak istediklerini, ancak termik santrallerin neden olduğu zararlar yüzünden insanların göç ettiğini, bölgenin insansızlaştığını aktardı:
“Yerin üstünde insan kalmıyor, yerin altında su kalmadı. İnsanlara, toprağa, suya ve havaya zarar veriliyor; her şey etkileniyor.
Santraller yapılmadan önce burası tarım alanları ve yeraltı suları bakımından çok zengin bir bölgeydi. Hayvancılık ve yaylacılık da vardı. Burada binlerce yıldır yaşam sürüyor. Bizden önce de Anadolu’nun farklı medeniyetleri bu topraklarda yaşadı. İnsanlar burada geçimini sağlıyordu.
Santrallerin olduğu dönemde bazı insanlar ekonomik açıdan bir süre rahatlamış olabilir. Ancak yıllar geçtikçe evler, bahçeler ve sağlık kaybedildi. Sonuçta bu santrallerin bize bir kazancı olmadı.
Buraları terk edilmiş görmek beni üzüyor. Kendi köyümün de aynı duruma düşmesinden endişe ediyorum. Rüzgârla birlikte kül oraya kadar geliyor. Bu duman ve kirlilik toprağımıza, suyumuza ve yediğimiz ürünlere kadar ulaşıyor.”
Madenlerde ve santrallerde sık sık kazalar yaşandığını belirten Binboğa, ömrünü doldurmuş bir santralin zorlanarak çalıştırıldığını düşünüyor.
Kışın kül daha fazla çöküyor
Bakkal Tuncay Polat, santralin çevreye yaydığı külün günlük yaşamlarını etkilediğini anlattı. Özellikle kış aylarında kirliliğin arttığını belirten Polat şunları söyledi:
“Kirliliğin etkisini her yerde görüyoruz. Hava bastırdığında kül de iyice çöküyor. İnsanları göçe zorladılar. Kül içerilere kadar giriyor. Dükkânda bir ay kalan malzemenin üstü külle kaplanıyor.
İnsanlar hastalanmaktan korkuyor ama zaten sağlıklı insan kalmadı. Nefes almakta zorlananlar var. Kirliliği özellikle kışın, hava durgunlaşıp kirlilik çöktüğünde daha yoğun hissediyoruz. Külün üstümüze yağdığını görüyoruz.
Arabaların üstüne çöken külü sadece sirkeyle temizleyebiliyoruz.”
Üç kardeşini kanserden kaybetmiş
Nurettin Doğan da eşinin sağlık sorunları nedeniyle Afşin’e taşınmış. Üç ağabeyini akciğer kanserinden kaybeden Doğan, bu ölümlerin doğrudan santralle bağlantılı olduğunu düşünüyor.
Külü görebildiklerini, kokusunu alabildiklerini anlatan Doğan şöyle konuştu:
“Santrallere filtre takılacağı, önlemler alınacağı söylendi. Ancak sorun çözülmedi. Kül gözümüze kadar giriyor, yakıyor. Havada kükürtlü, asitli bir şey varmış gibi hissediyoruz. Evlerin içinde, tarlalarda, bağlarda ve bahçelerde de hissediliyor. Burada yağan kar beyaz kalamıyor. Bir gün sonra siyahlaşıyor” dedi.
Doğan, santralde çalıştırmak üzere Nepal, Afganistan, Afrikalı işçi getirildiğini söyledi: “Bunlar için santral sahasında, daha önce depo olarak kullanılan bazı yerlerin yatakhaneye dönüştürüldüğünü biliyorum. Zaman zaman yolda onlarla karşılaşıyoruz.”
Hem madende çalışanlar hem de çevrede yaşayanlar için zararlı
Sağlık ve Çevre Birliği’nin (HEAL) yürüttüğü çalışmaya göre ülkedeki termik santrallerin 2030 yılına kadar aşamalı olarak kapatılması durumunda atmosfere 843 bin ton partikül madde, 8 milyon 128 bin ton azot dioksit, 9 milyon 671 bin ton kükürt dioksit ve 293 ton cıva salınması engellenebilecek. Bu büyük kirlilik yükünün engellenmesiyle 102 bin ölümün önüne geçilebilir. Bu, aynı zamanda ülkenin toplam 12,5 yıllık sağlık harcamasına (2020 verisi) denk gelen 195 milyar avroluk sağlık maliyetinden de kurtulmak anlamına geliyor.
Ülkemizde hava kirliliğine bağlı ölümlere yol açan hastalıklarda ilk beş sırada kalp-damar hastalıkları, kronik solunum hastalıkları, kanser türleri, diyabet ve kronik böbrek yetmezliği, solunum yolu enfeksiyonları ve tüberküloz yer alıyor. Hava kirliliği aynı zamanda anne ve yenidoğan ölümlerine de neden olabiliyor. Kirli havanın ruh sağlığını da etkilediği biliniyor.
Onlarca yıl sonra ortaya çıkabiliyor
Halk sağlığı uzmanı Prof. Dr. Gamze Varol, kömür madenlerinde çalışan işçilerde görülen kömür işçisi pnömokonyozunun akciğerlerde çok ciddi hasara neden olabildiğini söyledi. Bu hastalıkta akciğer dokusu sertleşiyor. Maruziyet arttıkça hasarın boyutu da artabiliyor.

Ancak kömür madenciliğinin riskleri bununla sınırlı değil. Kömürün açık alanda çıkarılmasıyla başlayan süreç, kapalı ocaklarda çalışma, kömürün kırılması ve taşınması, tesislerde ve santrallerde çalışma gibi pek çok farklı aşamayı kapsıyor.
Varol, her aşamanın kendine özgü riskleri olduğunu söyledi:
“Bu etkiler, maruziyetten üç gün sonra ortaya çıkmıyor. Özellikle kanser, kronik hastalıklar ve akciğer hasarı gibi sonuçların gelişmesi onlarca yıl alabiliyor. Bu nedenle uzun süreli takiplere ihtiyaç var.
İşe başladıklarında sağlıklı olan çalışanların ya da bu bölgede sağlıklı doğan insanların yıllar içinde ne kadar kirliliğe maruz kaldıklarını ve bu maruziyetin vücutlarında nasıl etkiler yarattığını izlemek gerekiyor. Hem çalışanlar hem de çevrede yaşayanlar düzenli olarak takip edildiğinde kömürlü termik santrallerin sağlık üzerindeki etkilerini ortaya koymak mümkün olabilir. Santral merkezinde çalışanların lenfositlerinde DNA hasarını gösteren çalışmalar var.”
Takip etmek gerekiyor
Bölgede yapılan araştırmalarda toprakta ve kara yosunlarında bulunmaması gereken bazı kirleticiler tespit edildiğini belirten Varol, bunların bir kısmının izin verilen sınır değerlerin üzerinde olduğunu ifade etti. Tespit edilen kirleticilerin baca gazından kaynaklanan kirlilikle benzerlik gösterdiğini anlatan Varol şöyle devam etti:
“İnsan sağlığı üzerindeki etkileri zaman içinde yapılacak takiplerle ortaya konabilir. Çünkü kirliliğe kronik olarak, düşük dozlarda ve uzun süre boyunca maruz kalıyoruz. Dolayısıyla beş ya da on yıl sonra pek çok kişi bu maruziyetle ilişkili hastalıklara sahip olabilir. Ancak bu ilişkiyi ortaya koyabilmek için epidemiyolojik çalışmalara ihtiyaç var.
Bu konuda uluslararası literatürde çok sayıda çalışma var. Kömürlü termik santrallerin kansere, astıma ve KOAH’a neden olabildiği başka ülkelerde gösterilmişse aynı etkilerin Türkiye’de görülmemesi için bir neden yok.

Uluslararası araştırmalar, kömürlü termik santrallerin çevresinde yaşayanlarda kronik hastalıkların ve kanserlerin arttığını, doğuşta beklenen yaşam süresinin kısaldığını gösteriyor. Kömürlü termik santrallerin yerine başka enerji kaynaklarının kullanıldığı ve bu tesislerin faaliyetlerinin sonlandırıldığı bölgelerde insanların sağlığının iyileştiğine, çevrenin ve ekosistemin daha iyi duruma geldiğine işaret eden çalışmalar da var.”
Artık kömürden çıkmamız ve daha sağlıklı enerji seçeneklerine yönelmemiz gerektiğini ifade eden Varol, bu geçişin adil ve kademeli biçimde yapılmasının, bölgede yaşayan insanların sosyal haklarının, sağlıklarının ve geçim kaynaklarının gözetilmesinin önemini hatırlattı.
Mağdur etmeden, adil dönüşüm mümkün
Greenpeace avukatı Gökhan Candoğan ve Elbistan Hayatı ve Doğayı Koruma Platformu’nun avukatı Bilal Doğan’ın verdiği bilgilere göre zaman zaman santralde gerekli kontrollerin yapıldığı ve önlemlerin alındığı söyleniyor. Oysa 2020’den bu yana emisyon eşiklerinin defalarca aşılması nedeniyle şirket hakkında bizzat bakanlık tarafından verilmiş para cezaları ve idari yaptırım kararları var. Nitekim idari yaptırım kararları, santralin mevzuata uygun çalışmadığını ortaya koyan en önemli belgeler arasında yer alıyor.
Santralin baca gazı arıtma sistemi ve sürekli emisyon ölçüm sisteminin (SEÖS) ya sağlıklı çalışmadığını ya da gerektiği gibi işlev görmediğini belirten Candoğan, şöyle konuştu:
“Sistemler çalıştığında bile ihlaller yaşanıyor. Bunlar dosyalarda açıkça ortaya konduğu için santralin bu hâliyle faaliyet göstermesinin mevzuat ve hukuk açısından mümkün olmadığı sonucuna varıyoruz. Beklentimiz, belirli bir süre içinde santralin faaliyetinin sonlandırılması yönünde bir karar verilmesi.”
Çevre hukuku açısından kimsenin geride bırakılmaması gerekiyor. Burada da alternatif iş ve istihdam alanlarının oluşturulması gerektiğini vurgulayan Candoğan, devletin bu konudaki yükümlülüklerini yerine getirmesi gerektiğini söyledi.
Alternatifi var
Bölgenin yenilenebilir enerji üretimi potansiyeli var. Nitekim çok sayıda güneş enerjisi yatırımı başlamış. Candoğan, santralde çalışanların yeni beceriler kazanmalarını sağlayacak eğitim programları düzenlenebileceğini ve güneş enerjisi santrallerinde istihdam edilmelerinin sağlanabileceğini ifade etti:
“Mahkemenin gelip bir inceleme yapması, iptal kararı vermesi ve santralin 30 gün içinde kapatılmasını beklemiyoruz. Bu, o kadar basit bir mesele değil. Santral, bölgenin ekonomik yaşamında önemli bir yer tutuyor. Bu işte çalışmak zorunda olan insanlar var. Bölgedeki yaşamın kesintiye uğramaması için alternatifler hazırlandıktan sonra kapatma kararı verilmesi gerekiyor.
Bu nedenle bütün dünyada olduğu gibi burada da yalnızca bir kapatma kararı vermek yerine, öngörülebilir ve uzun vadeli bir kapatma takvimi oluşturulabilir. Örneğin bir yıl sonra şu adımın, iki yıl sonra başka bir adımın atılacağı belirlenebilir. Buradaki insanları yok sayarak karar alınmamalı.”
Avukatlar ayrıca devletin sağlıkla ilgili kapsamlı adımlar atması gerektiğini de belirtti. Özellikle yöre sakinlerinin düzenli ve ücretsiz sağlık kontrollerinden geçirilmesi bekleniyor. Bir başka beklenti de kanser hastanesi kurulması.
Candoğan, “İnsanların devletin koruyucu sağlık hizmetlerinden yararlanması gerekiyor. Çünkü bu insanlar hepimiz adına bir fedakârlıkta bulunuyor. Burada üretilen enerjiyi hepimiz kullanıyoruz ama bunun yükünü yalnızca buradaki insanlar taşıyor” diye konuştu.
Öte yandan Mehmet Dalkanat adına, devletin yükümlülüklerini (kirlilik eşiklerinin aşıldığını bildirme, ücretsiz sağlık taramaları yapma gibi) yerine getirmediği gerekçesiyle devlete karşı sembolik bir tazminat davası da yürütülüyor.