Barış için karşı tarafı beklerken
B

Geçtiğimiz gün, Kıbrıs’ın ara bölgesindeki Pile köyünde düzenlenen Barış Festivali’nde kadehler kalktı; zeybek ve sirtaki yan yana oynandı. Neredeyse birleşik Kıbrıs’ın gayriresmi marşına dönüşen Dillirga şarkısı da festivalde yankılandı. Kıbrıslı Türk lider Tufan Erhürman ve Kıbrıslı Rum lider Nikos Hristodulidis’in yanı sıra, adanın her iki tarafında da yakınlaşmayı savunan siyasetçiler oradaydı. Ortaya çıkan manzaralar etkileyiciydi. Özellikle de son aylarda karşılıklı suçlamaların öne çıktığı, en küçük konuda bile uzlaşma sağlanamadığı düşünüldüğünde.

Hristodulidis ve Erhürman. Fotoğraflar: AA

Ancak bu tür buluşmaların bir riski de var. Sahada somut adımlarla desteklenmezse, insanların yalnızca liderlere değil, yakınlaşmayı savunan siyasete duyduğu güveni de zedeleyebilir. Zamanla barış festivalleri, sonuç üretmeyen bir siyasi ritüele dönüşebilir.

Erhürman’ın geçtiğimiz günlerde Rumca yayımlanan Politis gazetesine verdiği söyleşiyi de bu çerçevede okudum. Söylediklerinin önemli bir bölümü makul. Özellikle geçmiş müzakerelerde sağlanan yakınlaşmaların yeniden sıfırdan ele alınmaması gerektiği yönündeki ısrarını anlıyorum. Dönüşümlü başkanlık konusunda Hristodulidis’ten netlik istemesi de anlaşılır.

Kıbrıs sorununu yakından izlemeyen okurlar için kısa bir açıklama yapmakta yarar var. Dönüşümlü başkanlık, kurulması öngörülen iki toplumlu federal devletin başkanlığının belirli dönemlerde Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum siyasetçiler arasında el değiştirmesi demek. Amaç, nüfus bakımından daha küçük olan Kıbrıslı Türk toplumunun federal yönetimde kalıcı bir azınlığa dönüşmesini önlemek. Bu düzenleme, siyasi eşitlik ilkesinin temel güvencelerinden biri. Ancak dönüşümlü başkanlık yalnızca bir müzakere yöntemi değil, kurulacak devletin yürütme yetkisinin nasıl paylaşılacağıyla ilgili esaslı bir anayasal düzenleme. Bunun müzakereler başlamadan kabul edilmesini şart koşmak, adına metodoloji dense de fiilen bir ön koşul yaratıyor. Geçmiş yakınlaşmaların korunmasını istemek başka, bunların tek tek kabulünü görüşmelerin başlamasının şartı haline getirmek başka.

Güven artırıcı önlemler de pazarlığın esiri

Asıl dikkatimi çeken, Erhürman’ın güven artırıcı önlemlerle ilgili söyledikleri oldu. Her konunun bir al-ver pazarlığına dönüştürülmemesi gerektiğini söylüyor. Buna katılıyorum. Ancak söyleşinin genelinde yine karşı taraftan beklenen yanıtlar, kabul görmeyen öneriler ve değişen talepler öne çıkıyor.

Görünen o ki, güven artırıcı önlemler de esas müzakereleri yıllarca felç eden ‘ya hep ya hiç’ anlayışının esiri olmuş durumda.

Kıbrıs’ta güven artırıcı önlemler denildiğinde, iki taraf arasında yeni geçiş kapılarının açılmasından mayınlı alanların temizlenmesine, ortak güneş enerjisi projelerinden kültürel mirasın korunmasına uzanan bir dizi girişimden söz ediyoruz. Bu adımlar, kapsamlı bir siyasi çözüm beklenmeden de insanların günlük hayatını kolaylaştırabilir.

Ne var ki her adım başka bir adıma bağlanıyor. Kapı açılması için mayınların temizlenmesi, mayınların temizlenmesi içinse güneş panelleri konusunda ilerleme sağlanması bekleniyor. Böylece güveni artırması beklenen önlemler, yeni güvensizlik ve pazarlık başlıklarına dönüşüyor.

Üstelik bu pazarlıkların bedelini yalnızca adanın iki ana toplumu ödemiyor.

Kıbrıs Ermeni cemaati, adanın kuzeyindeki tarihî Sourp Magar Manastırı’nın korunması ve kendileri için erişilebilir hâle getirilmesi çağrısını yıllardır yineliyor. Maronitlerin kuzeyde kalan köyleriyle ilgili sorunlar da hâlâ çözüm bekliyor. Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkilerin normalleşmesinin konuşulduğu bir dönemde, böylesi önemli bir kültürel mirasa sahip çıkmak için neden büyük bir siyasi paketin sonuçlanmasını bekleyelim? İki ana toplum arasındaki anlaşmazlıkların adanın diğer topluluklarını da rehin almasının ne anlamı var?

Maraş yalnızca bir pazarlık kozu değil

Maraş meselesinde de benzer bir sorun görüyorum. 1974’ten beri büyük ölçüde kapalı tutulan, eski sakinlerinin önemli bir bölümü Kıbrıslı Rumlardan oluşan Maraş, uzun yıllardır müzakerelerde bir pazarlık unsuru olarak ele alınıyor. Bölgenin Birleşmiş Milletler yönetiminde açılması ve eski sakinlerinin geri dönmesi çeşitli dönemlerde gündeme geldi.

Ancak Maraş yalnızca iki tarafın pazarlık masasında kullanacağı bir toprak parçası değil. On binlerce insanın mülkiyet ve geri dönüş haklarıyla ilgili bir mesele. Daha küçük güven artırıcı önlemleri zorlaştırır diye bu konuyu sürekli ertelemek de mevcut durumun sürmesine hizmet edebilir.

Elbette bütün bunları yalnızca Erhürman’a yüklemek haksızlık olur. Hristodulidis’in dönüşümlü başkanlık konusunda açık bir tutum ortaya koymaması, geçiş noktalarıyla ilgili görüşmelerin sürekli yeni taleplerle tıkanması da sorgulanmalı. Kamuoyunda devamlı büyük büyük laflar edip masada bir santimetre ilerlememesi de sorgulanmalı.

İki liderin de kendi kamuoylarına ilerleme sağlanamamasının nedenlerini açıklayabilecek gerekçeleri var. Kıbrıs sorununun trajedisi de biraz burada: Herkes neden hiçbir şey yapılamadığını uzun uzun anlatabiliyor ama atılabilecek küçük adımlar bir türlü atılamıyor.

Karşılık beklemeden adım atmak

Hristodulidis’in, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin mevcut konumunu tahkim etmeye odaklanan siyaseti; çözüm yanlısı söylemiyle eylemleri arasındaki mesafe ve dönüşümlü başkanlık konusundaki belirsizliği elbette eleştirilmeli. Ancak burada başka bir tehlike de var: Hristodulidis’in tutumunu gerekçe göstererek adadaki tüm toplumları aynı hareketsizliğe mahkûm etmek.

Bu yaklaşım, kendi kendini gerçekleştiren bir kehanete dönüşebilir. Karşı tarafın çözüm istemediği varsayımıyla hiçbir adım atılmaz; adım atılmadıkça karşılıklı güvensizlik derinleşir ve sonunda herkes başlangıçtaki iddiasının doğrulandığına inanır. Böylece statüko, iki tarafın birbirini suçlamasıyla yeniden üretilir.

Oysa güven, her zaman karşılıklı ve eşzamanlı adımlarla kurulmaz. Bazen taraflardan birinin karşılık beklemeden attığı küçük ama anlamlı bir adım, yıllardır süren kısır döngüyü kırabilir. Karşı tarafın liderliği buna yanıt vermese bile, bu adım o toplumda yakınlaşmayı savunan kesimlere cesaret verebilir.

Üstelik meseleyi yalnızca Kıbrıs’la sınırlı düşünmemek gerekiyor. Doğu Akdeniz’de ve çevremizde gerilim siyasetinin giderek ağırlık kazandığı bu dönemde, Kıbrıs’taki atmosferin değişmesi adanın ötesinde de önem taşıyabilir. Kıbrıs sorunu, uzun zamandır bölgesel rekabetin hem konusu hem de araçlarından biri. Bu nedenle burada yaşanacak bir yumuşama, tüm bölgesel sorunları çözmese de gerilimin kaçınılmaz olduğu düşüncesini sorgulatabilir.

Bunun için kapsamlı bir çözümü beklemek gerekmiyor. Özellikle kuzeyde, kendi yetki ve imkânlarımız dâhilinde yapabileceklerimizi artık pazarlık kozu olmaktan çıkarmamız gerekiyor. Kültürel mirasa erişim, insani meseleler ve gündelik hayatı kolaylaştıracak uygulamalar… Bunların her birini karşı taraftan alınacak bir tavizin karşılığı olarak görmek zorunda değiliz.

Elbette kuzeydeki yönetimin hareket alanı sınırlı. Türkiye’nin belirleyici rolünü de görmezden gelemeyiz. Ancak bu sınırlılıkları kabul etmek, mevcut imkânların hiçbirini kullanmamak anlamına gelmemeli.

Belki de böyle bir yaklaşımın en önemli sonucu, Hristodulidis’i ikna etmekten önce, adanın güneyinde yakınlaşmadan yana olan insanlara yeniden bir hareket alanı açması olacaktır. Çünkü barış siyaseti yalnızca liderler arasında yürütülen bir pazarlık değil, toplumların birbirlerine bakışını değiştirme çabasıdır.

Bu nedenle Erhürman’ın söyleşisinde eksik bulduğum şey, Hristodulidis’ten ne beklediğini yeterince açıklamaması değil. Tam tersine, bunu oldukça iyi açıklıyor. Eksik olan, Hristodulidis hiçbir karşılık vermese bile kendisinin ne yapmaya hazır olduğu. Aynı soruyu elbette Hristodulidis’e de sormak gerekiyor.

7 seneden sonra yapılan bir Barış Festivalinde Pile’de aynı masa etrafında buluşmak, birlikte kadeh kaldırmak güzeldi. Bunu küçümsemiyorum. Yıllardır bölünmüş bir adada insanların bir araya gelmesi, birlikte eğlenmesi ve ortak bir gelecekten söz etmesi hâlâ değerli.

Ama şimdi sıra o görüntülerin ne kadar sahici olduğunu göstermekte.

Çünkü barışın fotoğrafı festivalde çekilebilir ama inandırıcılığı sahada kazanılır.

Ve belki de bugün Kıbrıs’ta atılacak küçük ama cesur bir adım, yalnızca adadaki değil, çevremizde giderek normalleşen gerilim siyasetindeki bazı ezberleri de bozabilir.

Kıbrıs’ta barış inşası mı sınır inşası mı?