Nobel Edebiyat Ödülü ilk kez 1901’de verildi. O yıldan bu yana ödüle layık görülen 123 yazarın yalnızca 19’u kadın. Buna karşılık son 10 yılda ödülü kazanan 10 yazardan beşi kadın. Yani Nobel’in ilk 116 yılında kadınların ödül sahipleri arasındaki oranı yaklaşık yüzde 12 iken, son 10 yılda bu oran yüzde 50’ye yükseldi.

2022’de Annie Ernaux, 2024’te Han Kang ve 2026’da Anne Carson. Son beş yılda bu üç yazarın ödüllendirilmesi, sadece kadın yazarların görünürlüğü açısından değil, ödüllendirilen edebiyat anlayışları bakımından da dikkat çekici.
Tabii hayli farklı yazarlardan söz ediyoruz. Ernaux’nun kişisel hafızayı sınıfsal ve toplumsal bir tanıklığa dönüştüren sert, çıplak anlatısı; Han Kang’ın beden, şiddet, travma ve tarihsel hafızayı şiirsel bir dille ele alan romanları; Carson’ın antik mitlerle kişisel deneyimi, şiirle düzyazıyı, çeviriyle özgün eseri buluşturan deneysel edebiyatı… Bütün farklılıklarına rağmen son beş yılda ödül alan üç kadın yazarın da insan deneyiminin alışılmış anlatılara kolayca sığmayan yanlarıyla ilgilenmesi bana tesadüf gibi görünmüyor.
Erken yaşlarda tanıştığım Annie Ernaux’yu ilk okuduğumda beni derinden etkileyen şeylerden biri, kadın arzusunu bütün çelişkileriyle, kendini haklı çıkarmaya çalışmadan anlatabilmesiydi. ‘Yalın Tutku‘nun adından başlayan o çıplak cesareti… Kadınlardan sürekli güçlü olma, doğru seçimler yapma, kendini koruma beklenen bir dünyada arzunun karanlık yanlarını kadın bakış açısıyla anlatmak, binlerce yıldır ‘arzu nesnesi‘ olarak konumlandırılmış kadını arzunun öznesi haline getirmek başlı başına bir tür özgürlük değil mi? ‘Kişisel olan‘ı, ardındaki toplumsal ilişkileri, sınıfsal konumları, kadınlara öğretilmiş utançları görünür kılarak yazmak…
Carson’ın ‘Kocanın Güzelliği‘nde kendi deneyiminden izler taşıyan bir evliliği şiirsel bir anlatıya dönüştürmesi, ‘Nox‘ta kardeşinin ölümünü alışılmadık bir biçimde ele alması da bambaşka tarzlarda kurulmuş bir tür edebi akrabalık gibi geliyor bana.
Ödüllerin gör dediği
Son yıllardaki Nobel edebiyat ödüllerinin bize anlattığı bir şey var: Otobiyografik anlatıya, kişisel deneyime, bedenin ve hafızanın karanlık bölgelerine ilgi giderek artıyor. Belki de kadınların anlatılmasına pek izin verilmeyen deneyimleri görünür oldukça, anlatının biçimleri de değişmek zorunda kalıyor.

Anne Carson’ın Nobel’i kazanmasının bir başka ilginç yanı da ödülün, antik hikâyelerin yeniden popülerleştiği döneme rastlaması…
Christopher Nolan’ın Homeros’un binlerce yıllık destanından uyarladığı ‘The Odyssey‘, dünya çapında yaklaşık 1,77 milyar dolarlık hasılatıyla yılın en büyük sinema olaylarından birine dönüştü. Türkiye’de de yaklaşık 2 milyon seyirciye ulaştı. Filmin etrafında kurulan devasa tanıtım kampanyası, yıldız oyuncuları, Nolan imzası ve elbette filmin kendisi, Homeros’u yeniden gündelik kültür sohbetlerinin konusu hâline getirdi.
Odysseia’nın ortaya çıkışından yaklaşık 2 bin 700 yıl sonra yeniden çoksatar listelerine girdiği yıl, en büyük ilham kaynağı Homeros olan ve eserlerinde antik mitleri yeniden yorumlayan Kanadalı şair ve yazar Anne Carson, Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandı. Elbette Nobel’in bir Hollywood filminin başarısından hareketle verildiğini söylemek aşırı yorum olur ama bunun tamamen tesadüfi bir örtüşme olduğunu düşünmek de zor. Sinema endüstrisinin, ne tür hikâyelerin kültürel gündemin merkezine yerleşeceğini giderek daha fazla etkilediği açık.
Ben bunu kötü bir gelişme olarak görmüyorum. Edebiyatla sinema arasındaki ilişki öteden beri karşılıklı; sinema ve televizyon, edebiyattan beslenirken bazen de milyonlarca insanı çoktan unutulduğu sanılan kitaplara geri götürüyor. Yine de Homeros’un yaklaşık 3 bin yıl sonra yeniden çoksatar olabilmek için Christopher Nolan’ı beklemiş olması düşüncesinde, çağımıza özgü hayli eğlenceli bir ironi var.
Carson’ın Türkçede Metis Yayınları’ndan çıkan iki kitabı var: ‘Kocanın Güzelliği‘ ve ‘Kırmızının Otobiyografisi‘. ‘Kocanın Güzelliği‘nden bölümler okudum; henüz eserlerini kapsamlı biçimde değerlendirebilecek kadar tanıdığımı söyleyemem. Nobel haberiyle birlikte kitapları ve söyleşileri arasında dolaşırken, etkileyici bir dünyaya sahip bir yazarı geç de olsa keşfetmenin heyecanını hissettim. Nobel’in bazen böyle bir faydası da oluyor.
Değişen sadece yazarlar değil
Anne Carson’ın ödülü kazandığı andaki ilk tepkileri ve sözleri çok konuşuldu. İzlanda’nın Reykjavik kentindeki evinde mutfağı süpürürken Nobel’den telefon gelmiş Carson’a. Ödülün kendisine verildiğine çok şaşırdığını, içinden ilk tepkisinin “Delirdiniz herhalde” demek olduğunu söylüyor. Telefonda üç beş kelime ettikten sonra eşi Robert Currie’yle yürüyüşe çıkıp rüzgârı ve sessizliği dinlemek istediğini anlatmış. Eşiyle beraber hemen ödülle gelen parayı kimlerle paylaşabileceklerini düşünmeye başlamışlar. Eve ihtiyacı olan bir arkadaşlarına yardım etmek ve Sınır Tanımayan Doktorlar’a bağışta bulunmak, akıllarından geçenler arasındaymış.
Bu hikâyenin sosyal medyada epeyce müstehzi yorumlarla karşılandığına tanık oldum. Kimilerine fazla gösterişli bir tevazu gibi göründü bu ki bu kuşkuyu tümüyle anlamsız bulmuyorum. Dünyanın en prestijli edebiyat ödülünden bahsediyoruz. Sadece, Carson’ın samimiyetini ölçebilecek durumda değiliz. Bir de bence ilginç olan, yazarın dünyaya biraz mesafeli biri olarak tasavvur edilmesinin artık eskisi kadar kolay kabul görmemesi. Yazar kişinin bir parça münzevi ve eksantrik olması beklenir halbuki, hele 76 yaşında, İzlanda’da yaşayan bir yazarın Nobel haberini davul zurnayla kutlamayacağı da epey açık. Bir zamanlar edebiyatçının alametifarikası sayılabilecek kimi davranışlar, bugün bir gösterinin parçası olarak okunabiliyor. Sadece yazarların değil, onları seyreden dünyanın da değiştiği bir çağdayız.
Sırça fanusunda oturan yazar miti sosyal medyadan yayıncılık dünyasının değişen koşullarına pek çok nedenle tarihe karıştı. Hepimiz kitaplarımızın hem yaratıcısı hem de satış elemanıyız bir nevi. Yine de yazar dediğin azıcık da ‘bu dünyanın dışında‘ olan yanını koruyabilmeli, zihninde ve hayatında sadece kendine ait bir oda bulundurma ‘lüks’ünü sürdürebilmeli bence.
Ortadan başlanır mı?
İsveç Akademisi’nin ödül gerekçesi özellikle dikkat çekici. Carson, klasik gelenekle kurduğu oyunbaz ilişki aracılığıyla çağdaş edebiyata yeni biçimler kazandıran cesur ve yaratıcı eserleri nedeniyle ödüllendirilmiş. Antik Yunan edebiyatı üzerine çalışan, şiirle düzyazı, çeviriyle özgün eser, denemeyle tiyatro arasındaki sınırları pek umursamayan bir yazardan söz ediyoruz.
Nobel’in ardından yapılan telefon görüşmesinde, eserlerine nereden başlanması gerektiğini soranlara verdiği cevap da bu sınır tanımazlıkla uyumlu: “Ortadan başlayın.” Yeni bir kitabı yazmaya nasıl başladığı sorulduğunda da aynı cevabı veriyor. Yazarlık konusunda tek kuralının bu olduğunu söylüyor.
Doğrusu beni en fazla düşündüren sözleri bunlar oldu. Sık sık yazarlık dersleri veren, yıllardır hem okuma hem yazma pratiği üzerine düşünen ve üreten biri olarak, kuralları yıkabilmek için önce onları bilmek gerektiğine inananlardanım. Anlatının yapısını, ritmini, karakterlerin kuruluşunu, dilin imkânlarını tanımadan yalnızca alışılmadık bir fikir bulmanın edebiyatta yenilik yaratmaya yeteceği düşüncesi bana hep biraz kolaycı gelmiştir. İyi, kışkırtıcı bir fikirle sahici bir edebiyat eseri arasında sabır ve işçilik isteyen uzun bir yol var.
Carson şiirle roman gibi farklı türler arasında dolaşmanın yanı sıra kitabın nesne olarak biçimiyle de oynamayı seven bir yazar. Henüz okuma fırsatı bulamadığım, kardeşinin ölümü üzerine yazdığı ‘Nox‘ bir kutunun içinden akordeon gibi açılan; mektupları, aile fotoğraflarını, kolajları ve şiiri bir araya getiren bir ağıt.
‘Float’ adlı eseri de bu açıdan çok ilginç. 2016’da yayımlanan kitap, belirli bir okuma sırası bulunmayan 22 ayrı kitapçıktan oluşuyor. Yani Carson, okuruna da seçme özgürlüğü tanıyor. Ama bir metne her yerinden başlanabiliyor olması, onun gelişigüzel kurulmuş olduğu anlamına gelmiyor. Hatta tam tersine, böyle bir özgürlüğü mümkün kılmak için yazarın bütünü çok iyi bilmesi, yapıyı büyük bir titizlikle kurması gerekiyor. Bu anlamda Carson’ın “Ortadan başlayın” sözünün, yazmanın zahmetini hafife alan bir kestirme yol önerisi değil, o zahmetle edinilmiş özgürlüğün ifadesi olduğunu düşünüyorum.
Bütün bunları söylerken kendimi bu edebiyat anlayışının koşulsuz bir hayranı olarak tarif edemem. Edebiyatın oyuncul ve türler arası sınırları zorlayan yanını hep çok çekici bulmuşumdur. Ama bu anlamda Julian Barnes’ın, Margaret Atwood’un dünyasına daha yakın hissediyorum kendimi. İkisi de anlatının biçimiyle oynamaktan çekinmeyen, oyunbaz ve çok yaratıcı yazarlar. Ama biçimsel bir buluşla büyük bir edebî eser yaratmak arasında önemli bir fark var.
Bir kitabın akordeon gibi açılması, her yerinden okunabilmesi ya da eski bir hikâyenin başka bir karakterin gözünden anlatılması, kendi başına edebî bir başarı garantisi değil. Bazen çağımızın yenilik tutkusunun edebî büyüklüğe ilişkin ölçütlerimizi de değiştirdiğini düşünüyorum. Bu yeni biçimlere ihtiyaç duyuyor olabiliriz ama her büyük yenilik de büyük edebiyat anlamına gelmiyor. Yenilik iddiasının bazen kendi başına bir gösteriye dönüştüğü metinlerden çok hâlâ hikâyenin ve karakterin derin gücünden etkilenen biri olarak Anne Carson’ın bu dünyayı nasıl kurduğunu çok merak ediyorum.
Carson kitapları
En büyük ilham kaynağı Homeros olan Carson için geçmiş içine girilip kapısı kapatılacak bir müze değil, hâlâ konuşan, itiraz eden, başka türlü anlatılmayı bekleyen hikâyelerle dolu bir dünya gibi görünüyor. ‘Kırmızının Otobiyografisi‘nde Herakles mitinin canavarı Geryon’u hikâyenin merkezine taşıyor. Geleneksel anlatıda kahramanın karşısına çıkarılıp öldürülmesi gereken bir yaratık, kendi arzuları, acıları, aşkları ve kırılganlıkları olan bir karaktere dönüşüyor. ‘Norma Jeane Baker of Troy’ adlı tiyatro metninde ise Euripides’in Helena oyunundan hareketle Truvalı Helen ile Marilyn Monroe’yu buluşturuyor. Aralarında binlerce yıl bulunan, güzellikleri kadar başkalarının kendileri hakkında anlattıkları hikâyelerle de tanımlanmış iki kadın, aynı anlatının içinde karşılaşıyor.
Kahramanı ve ‘bakış açısı‘ değiştiğinde bildik hikâye gerçekten bambaşka bir hikâyeye dönüşebilir. Bu konuda da aklıma hemen Julian Barnes geliyor. Bana göre çağımızın en büyük romancılarından biri olan, insanı bir anda birkaç yüzyıl ileriye ya da geriye taşıyabilen, bunu yaparken de zekâsının inceliğini muazzam bir bilgi birikimi ve mizahla birleştiren Barnes’ın ‘10½ Bölümde Dünya Tarihi‘ kitabını hatırlayın.
Kitabın ilk bölümünde Nuh Tufanı’nı bu kez gemiye kaçak binmiş bir tahta kurdunun gözünden görürüz. İnsanlığın kurtuluşuna ilişkin o görkemli, kutsal anlatı, geminin ahşabını kemiren küçücük bir canlının gözünden bambaşka bir hikâyeye dönüşür. Nuh’un kahramanlığı, gemideki hiyerarşi, kimlerin kurtarılmaya değer bulunup kimlerin hikâyeden silindiği, doğru bildiğimiz her şey tartışmaya açılır. Barnes bütün bunları insanı kahkahalarla güldürebilecek bir alaycılıkla yapar. Tarihin en büyük anlatılarından birini yerinden oynatmak için bazen bir orduya hatta yeni bir kahramana bile ihtiyaç yoktur. Hikâyeye sızan küçücük bir tahta kurdu yeterlidir. Yaratıcı fikrin bütünlüklü bir esere dönüşmesi dediğim şey de biraz bu.
O hikâyelerin ilk anlatıldığı dünyanın insanları değiliz
Tam da bunları düşünürken The Atlantic’te Emma Sarappo’nun Anne Carson üzerine yazdığı yazıyla karşılaştım. Sarappo, Nolan’ın filmiyle antik Yunan ve Roma edebiyatının yeniden popülerleşmesinden hareketle ilginç bir soru soruyor: Geleceğe ilişkin kaygılarımız mı bizi geçmişe yöneltiyor? Belirsizliklerle dolu bir dünyada, sonunu bildiğimiz hikâyelere dönmek bize bir tür güven duygusu mu veriyor?
Yazıdaki asıl ilginç nokta, geçmişin bugüne hazır cevaplar sunan bir bilgelik deposu olduğu düşüncesine mesafeli yaklaşması. Carson’ın antik metinlerle ilişkisinde geçmişin yabancılığını, bizden uzaklığını koruyan bir yaklaşım buluyor.
Zaten 500 yıldan yeni bir metni pek de okumadığını söyleyen Carson, kendisine eski hikâyelerin bugünün insanları için neden önemli olduğu sorulduğunda, asıl ilgilendiği şeyin bizim o hikâyeler açısından ne ifade ettiğimiz olduğunu söylüyor. İşte çok ilginç bir bakış açısı! Geçmişi bugünün karşısına koyup ondan bize birtakım dersler, cevaplar beklemeye öylesine alışmışız ki geçmişin de bize soracak soruları olabileceğini unutuyoruz.
Bence bu tartışmayı bir adım daha ileriye taşımak mümkün. Eski hikâyelere dönmenin en heyecan verici tarafı, onların bize tanıdık ve ‘güvenli‘ gelmesi kadar, artık başka türlü anlatılabilecek olmaları. Çünkü biz de o hikâyelerin ilk anlatıldığı dünyanın insanları değiliz. Kadınların toplumsal konumu, eşitlik anlayışımız, etnik kimliklere, sınıfa, cinselliğe ve iktidara bakışımız yüzyıllar içinde değişti ve bütün bu alanlardaki mücadelelerle değişmeye devam ediyor. Bir zamanlar doğal kabul edilen hiyerarşileri bugün sorgulayabiliyoruz. Kahramanın karşısındaki canavarın ne hissettiğini, eve dönmesi beklenen adamın geride bıraktığı kadının nasıl yaşadığını, büyük savaşların gölgesinde adı bile anılmayan insanların hikâyelerini merak ediyoruz.
Filmin çağrıştırdıkları
‘The Odyssey‘i izlerken de aklımda bunlara benzer sorular vardı. Filmi genel olarak başarılı buldum; neredeyse 3 bin yıllık, yüzlerce kez yorumlanmış bir destanı günümüz seyircisine yeni ve güçlü bir sinema deneyimi olarak sunabilmek az şey değil. Bununla birlikte kadın karakterlerin anlatı içindeki ağırlığı konusunda bazı tercihler dikkatimi çekti. Kirke’nin güçlü ve akılda kalıcı varlığına karşılık Kalypso’nun daha geride kalması, kadınların kahramanın yolculuğundaki yerini yeniden düşünmeme neden oldu.
Filmin çevresindeki tartışmalar da sadece sinemasal tercihlerle sınırlı kalmadı. Lupita Nyong’o’nun Truvalı Helen’i canlandırması üzerinden kopan tartışmalar, mitolojik bir karakterin nasıl görünmesi gerektiğine ilişkin beklentilerimizin ne kadar katı olabildiğini gösterdi. Uğruna savaşlar çıkan Helen’in ‘beyaz‘ bir kadın olması bekleniyordu. Hayal gücünün sınırsızlığına övgüler düzmek kolay; mevzu o hayal gücü alıştığımız fotoğrafı değiştirdiğinde başlıyor.
Bu arada her uyarlama tercihinin sırf farklı olduğu için başarılı sayılması gerektiğini de düşünmüyorum. Bir karakterin cinsiyetini, etnik kimliğini ya da hikâyedeki yerini değiştirmek, kendi başına yaratıcı bir başarı garantisi değil. Anlatıya yeni katmanlar kazandırmıyorsa bazen bu değişiklikler sadece gösterişli bir ambalaj olarak kalır. Yine de hikâyelerin üzerindeki mülkiyet duygusuna, kimlerin hangi hikâyelerde bulunmaya hakkı olduğuna ilişkin köklü kabullerimize çomak sokan bu yenilikleri önemli buluyorum.
Aslan’a ses veren kadın
Son günlerde bu tartışmanın kusursuz bir örneğiyle karşılaştık. Greta Gerwig’in Netflix için hazırladığı ‘Narnia: Büyücünün Yeğeni’ uyarlamasında, C. S. Lewis’in yarattığı fantastik dünyanın en önemli karakterlerinden Aslan’ı Meryl Streep’in seslendirecek olması, bazı muhafazakâr Hristiyan çevrelerde büyük tepki yarattı. Elbette itirazın dinsel bir arka planı var. Lewis’in eserinde Aslan, Hristiyanlıkta Hz. İsa’yı simgelediği kabul edilen, erkek olarak tasvir edilmiş bir karakter. Bazı yorumcular bu nedenle Aslan’ı bir kadının seslendirmesini dinî sembolizmin bozulması olarak görüyor. Oysa Gerwig’in açıklamasına bakılırsa yönetmenin derdi Aslan’a yeni bir cinsiyet tayin etmek değil. 70 yaşını aşmış, deneyimin bilgeliğini taşıyan ama aynı zamanda bir çocuğun hayretini, neşesini ve merakını duyurabilecek büyük bir oyuncu aradığını söylüyor. Böyle oyuncuların sayısının pek de fazla olmadığını ekliyor. Yine de dünyanın yaşayan en büyük kadın oyuncularından birinin bir aslanı seslendirmesi bile büyük tartışma çıkarmaya yetti. Çünkü ‘errrkek’ bir aslanın kadın sesiyle konuşması, bazı insanların hayal gücünün kaldırabileceğinden fazla bir yenilikti.

Başka dünyaların varlığı, büyülü yaratıklar, cadılar ve bütün o fantastik evren kabul edilebilirken, aslanın Meryl Streep’in sesiyle konuşmasının inanç bakımından bu kadar büyük bir tehlike gibi algılanması ilginç değil mi? Gücün, bilgeliğin, otoritenin ve kutsallığın sesini neden bu kadar ısrarla erkeklikle özdeşleştiriyoruz? Bir kadının sesi şefkati, sevgiyi, acıyı, merhameti temsil edebiliyor da kudreti, sarsılmaz bir otoriteyi temsil ettiğinde neden bazı kulakları tırmalıyor? Tüm bunlar insanlığın kendi yarattığı imgeleri ne kadar kolay mutlaklaştırabildiğinin göstergesi.
Elbette kadın olmak, bir hikâyeye kendiliğinden daha yaratıcı, daha özgürlükçü ya da daha doğru bakmayı sağlamıyor. Ama kadınların sadece kendi hikâyelerini daha çok anlatmalarına değil, bize ezelden beri anlatılan hikâyelere de kendi sorularını sormalarına ihtiyacımız var.
Yenilik, bazen çok parlak bir fikrin ötesine geçemeyebilir ama bazen de yüzyıllardır bildiğimizi sandığımız bir hikâyenin bütün ağırlık merkezini değiştirebilir.
Geçmişin büyük anlatılarına başka gözlerle bakmak, bu hikâyelerin hâlâ bize söyleyecek bir şeyleri olduğuna duyduğumuz inancın göstergesi. Homeros’un destanları, Nuh’un Gemisi, Herakles’in canavarları, Narnia’nın büyülü dünyası… Hepsinde kahramanların yanı sıra uzun zamandır susan, susturulan ya da yalnızca başkalarının sözleriyle var olabilen karakterler var. Kadınların ve hikâyenin kıyısında bırakılmış herkesin bu anlatılara kendi sorularını yöneltmesi, geçmişin gölgede kalmış taraflarını görünür kılıyor. O hikâyelere bugün nasıl baktığımız, biraz da nasıl bir dünyada yaşamak istediğimizin göstergesi.
Carson’ın tavsiyesine hâlâ ihtiyatla yaklaşıyorum ama şimdi o cümlede hoşuma giden başka bir ihtimal görüyorum. Belki bir hikâyenin ortasından başlamak, esasen ilk sayfayı atlamak değildir. Bazen herkesin kahramana baktığı yerde canavarı görmek, görkemli bir geminin güvertesinde küçücük bir tahta kurdunun sesini duymak, dünyanın en güçlü aslanının neden mutlaka erkek sesiyle konuşması gerektiğini sormaktır.