Türkiye’de her 100 çocuktan yaklaşık 37’si yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında. Toplam nüfusta aynı oran yüzde 27,9. Çocuklarda ise yüzde 36,8’e çıkıyor. Yani yoksulluğun Türkiye’deki dağılımı yaşa göre bile eşit değil; çocuk olmak, ekonomik kırılganlığa daha açık bir hayatın içinde büyümek anlamına gelebiliyor.
Bu tabloyu sürdürülebilir kalkınma açısından önemli yapan şey yalnız bugünkü gelir kaybı değil. Çocuklukta yaşanan yoksunluk, yetişkinlikte telafi edilmesi daha pahalı olan sağlık, eğitim ve sosyal eşitsizliklerin zeminini oluşturabiliyor. Bu yüzden çocuk yoksulluğu bir hanenin geçici bütçe sorunu değil; gelecek kuşağın hangi koşullarda yetiştiğini belirleyen bir kalkınma meselesi.
Yeni eğitim yılıyla birlikte bu sorun yeniden okul sıralarında görünür hale geliyor. Beslenme çantası da artık yalnızca ailelerin sabah hazırladığı bir öğün değil; gelir eşitsizliğinin okul gününün içine nasıl girdiğini gösteren küçük ama oldukça somut bir gösterge.
Çocuk yoksulluğunun yüzde 36,8’e ulaştığı bir iklimde, okul beslenmesini hâlâ yalnız beslenme çantasının içine sığdırıyorsak, eşitsizliğin önemli bir bölümünü de okul kapısından içeri kendimiz taşıyoruz. Kalkınma, çocukların başlangıç koşulları arasındaki bu farkı azaltamıyorsa, büyüme ne kadar sürerse sürsün eşitsizliği de birlikte büyütüyor demektir.