
Diken’de ‘Yazarlar’ başlığı altında toplansak da ‘gıyaben’ tanırız birbirimizi. Hepsini feyz alarak okuyorum. Sizden farkımız yok, okur-yazar ilişkisi bizimki de anlayacağınız. Halbuki ne güzel olurdu bir rakı masası etrafında laflamak. C. Hakkı Zariç’le bir demo yaptık, pek şahane oldu.
Hakkı, Diken’in şair yazarı. Yazılarında güncelle şiiri buluşturur. Benim gibi şiirden anlamayanlara bile okutur. Hem de zevkle.
Bakmayın Hakkı dediğime, buluşmadan önce beyli meyli konuştuk; yüz yüze tanışmıyoruz en nihayetinde. Yüz yüze gelir gelmez senli benli olduk ama, meşrebimiz resmiyet duvarlarını hemen yıktı.
Yakacık’a 30 küsur yıl önce gitmişimdir. Ağaçlıklı, sırtını Aydos ormanına dayamış, İstanbul’un sayfiyesi gibiydi hatırladığım Yakacık. Adalar, Tuzla, İzmit Körfezi’nin epey bir bölümüne tepeden bakardın, öyle bir manzara. Ayazmasının suyu da pek ünlüydü. Araban yoksa toplu taşımayla gitmek az eziyet değildi, hem de zaman isterdi.
Şimdi öyle mi; bindim Sirkeci’den Marmaray’a, indim Kartal’da. Oradan da bindim İETT’nin 134YK’sine, indim Yakacık merkezde. Tabii ki erken geldim. Merak ediyordum Yakacık’ın son halini. Yol üstünde Yakacık Country adlı, etrafı duvarlarla çevrili bir site gördüm, ilk yapıldığında ağaçlıklar içinde olsa gerek, şimdi bina ormanı içinde kalmış.
Bir vakitler “İstanbul’un balkonu” olarak anılırdı Yakacık. Şimdi o balkonu pimapenle kapatıp ardiyeye çevirmişler!

Düzensiz yapılaşmadan bolca nasibini almış merkezi şöyle bir dolaşıp Ayazma’ya yürüdüm. Neyse ki bu taraftaki balkon hâlâ yerinde ama Ayazma’da su yok. Körlemişler. Bakımsız da. Oradaki işletmelerin görevlileri, “Ayazma’nın suyunu çaldılar, Aydos Ormanı suyu diye satıyorlar,” dedi.
Neyse ki dokunulmamış geniş bahçeli, manzaralı iki işletme var burada, eski Yakacık’tan numunelik kalan. Soldakinde çay molası verdim. İçki servisi de var. Diğerinde yokmuş. Bu kadar turistik gezi yeter, yolcu, meyhane yolunda gerek.

Polat Restaurant, Yakacık merkez ile E5 Kartal Köprüsü arasında bir yerde. Bir taraftan altı, diğer taraftan beş katlı binanın bir taraftan birinci, diğer taraftan giriş katında. Girişte otopark da var.
Her zamanki gibi buluşacağım kişiye verdiğim saatten neredeyse yarım saat erken geldim. Art niyetliyim bu konuda. Önden gelip mekânı anlamaya, mümkünse sahip ve çalışanlarıyla önceden tanışmaya çalışırım. Tecrübeyle sabit, sonraya kalınca muhabbete dalıp bir şeyleri eksik bırakıyorum.

Uzun, dikdörtgen bir salon. Girişin solunda banko, yanında kadın ve erkek tuvaletleri… Üç sıra masadan sonra meze dolabıyla ayrılmış mutfak var. Meze dolabının üstünde Mustafa Kemal Atatürk’ün ayranlı fotoğrafı. Ayran meselesinden bahsetmiştim daha önce. Dükkânda Atatürk fotoğraflarına ayrılmış başka köşeler de var.

Sağ taraftaki pencere kenarlarında yedi sıra masa, ortada da gerektiğinde birleştirilebilecek üç sıra masa.
Salonun muhtelif yerlerindeki beş ekranda Bursa Hipodromu’ndan yarışlar canlı yayında.
Beni kibarlıkla karşılayan beyefendinin önerisiyle mutfağın karşısındaki iki pencere arasında güneş almayan masaya oturdum. Hakkı da metrodan inmiş, 15 dakikaya burada. 70’lik söyledim. Meze seçerken kendimi tanıtıp niyetimi de baştan anlattım. Havalar ısınınca meze sayısını azaltmışlar.
Yine yarımşar, Arnavut ciğeri, fasulye pilaki, yoğurtlu semizotu, şakşuka, acılı ezme sipariş ettim. Mezeler masaya konurken bir yandan da tanışıp sohbet ettik Yusuf Bey’le.

Yusuf Bey (Emir, 60), Ağrı Doğubeyazıtlı. Mesleğe 16-17 yaşlarındayken Moda’daki komşumuz Koço’da başlamış. 20 yıl Pendik’deki Lipa’da çalışmış. Buranın sahibi Erdoğan Bey’le de meslekten arkadaşlar. Üç yıldır Polat restoranda.
“Müşterilerimiz hep çevre insanı. Buralar Erzincanlı, Tuncelili, Sivaslı ağırlıklı. Çoğunluk Alevi.”
Fondaki müziklerden tahmin edilebiliyor zaten.
Yakacık’a eskiden dışardan daha çok insan gelirmiş.
“Esnaf istismar etti dışardan gelenleri, elit müşteri gelmez oldu. Sırf suyu için gelirlerdi, su da kalmadı.”
Pek şahane meyhane garsonluğu tecrübesine rağmen ilk denemesinde içtiği viskiden sonra ağzına içki sürmemiş Yusuf Bey, içkiyle temas etse elini yıkayacak kadar mesafeli.
Hakkı da geldi. Yusuf Bey’le tanıştırdım. Bizse sanki kırk yıldır tanışıyormuşuz da kaldığımız yerden devam ediyormuşuz gibiyiz.
Hakkı’nın politik geçmişinden ortak tanıdıklarımız var. İlk tanışmadaki protokol sürecini çabuk aştık dolayısıyla. Daha kadehi yarılamadan iki dost gibiydik zaten, ki masadan muhabbet eksik olmadı.

Girişte gelenin gidenin eksik olmadığı kalabalık bir masa var. Fotoğraf için izin isterken merhabalaştım. Hepsi müdavim. Mahalle meyhanelerinin güzelliklerinden bu masalar. Program yapmana gerek yok, uğrarsın, müdavim masasına oturur muhabbete ortak olursun. Meyhanenin sosyal işlevlerinden biri de bu değil mi?
Bu arada ekranlar Türkiye Milli Takımı’nın giderken büyük törenlerle uğurlandığı Dünya Kupası yayınına geçti. Yok, taraflardan biri milli takım değil; ESP ile CPV arasında. Futboldan anlamam ama milli takım dönüş biletini çabuk aldı sanki.

Müdavim masasındakilerden biri de mekân sahibi Erdoğan Beymiş (Polat, 45.) Erzincan Refahiyeli. 1995’te gelmiş İstanbul’a. Meslekten yetişmiş. 2012’de burayı sıfırdan kurmuş. İslami bayramların birinci günleri ve seçim günleri dışında her gün 11:00-01:00 saatleri arasında açık.
Kalkmışken tuvalete uğradım. İki pisuvar, tek alaturka kabinli. İlk geldiğimde girseydim başka olacaktı, şimdi biraz kullanılmış tabii. Kadın tuvaleti sandığım yer meğer depo olmuş.

Ana yemek vakti. Yusuf Bey ızgara tavuk kanat önerdi, tavuğa olmazlanmamayı öğrendim artık, madem ki önerdi… Mutfakta Nizamettin Bey (Demir, 68) var. Ardahanlı. O da çocukluğundan beri meslekte, üç yıldır burada. Diğer ustamız Hüseyin Bey (Geven, 61) bugün izinliymiş.

Şahin gelince tavuk kanatın ikincisini de istedik. Kim korkar hormondan? Bir de 35’lik.

Şahin (Altuner, 51), Diyarbakır Barosu avukatlarından. Hakkı’nın arkadaşıydı, artık benim de. Şairmiş o da. İki ayda bir arkadaşlarını kontrole geliyormuş Diyarbakır’dan İstanbul’a, “Bir bakayım yerli yerindeler mi?” diye. Bizim yaşlarda mevcutları arada kontrol etmekte fayda var.

Muhabbet aktı tabii. Evdeki hesap yine meyhaneye uymadı. Kendimce hiç strese girmeden metro ya da Marmaray’a yetişir karşıya rahat rahat geçerim diye planlamıştım. Olmadı öyle. Limiti zorladık, yine de muhabbet eksik kaldı duygusuyla kalktık masadan. Beni Kartal metro durağına bıraktılar, Ayrılık Çeşmesi’nden de Marmaray’ın son trenini yakaladım.
Kalkmadan önce hesabı ödedik tabii. Beş bin 710 lira. Bira tek marka 180, 35’lik bin 500, mezeler 200’er, Arnavut ciğer 400, tavuk kanat 530, köfte 570, et sote, çoban kavurma 650, kuzu pirzola 950 lira.

Benim akşamım böyle geçti. Bakalım Hakkı neler yaşamış?
Başımızda bir büyük bulunsun
C. Hakkı Zariç
Polat Restaurant’a tam zamanında yetişeceğimi düşünüyordum ama Behzat Şahin’le buluşmaya 10 dakika geç kaldım.
Evvel zamanda birkaç kadeh parlatmış olmanın heyecanı ve güveniyle aramış, bir gün birlikte meyhaneye gidelim diye rica etmiştim. Kırmayıp kabul etti.
Arada kaçırdığım bir serüven oldu; o da çok şenlikli geçmiş ama o gece başka yerde olmam gerektiği için ilk davetine katılamadım. Bir sonrakine diye sözleştik. Nihayet beklediğim mesaj gelince, işleri yoluna koyup Kartal durağında metrodan indim. 3 numaralı çıkıştan devam edip 15 dakika yürüdükten sonra Polat Restaurant’ın bira markası rengindeki tabelasını gördüm. Ama o da ne; tabelanın altındayım ama girişi bulamıyorum. Kapı duvar. Kepenk inmiş. Yan tarafta apartman girişi, bir diğer tarafı yokladım tamam, işte buldum. Meğer yanlış yerde olan benmişim..
Daha önce Kartal sahilde meyhanelere gidip rulmancılar, oto elektrik ustaları, emekli subaylar, apartman yöneticileri gibi meslek gruplarıyla muhtelif zamanlarda kadeh kaldırmışlığım vardı ama ilk defa Yakacık’ta bir meyhaneye gidecektim.
Hatta yoldayken düşündüm de, nicedir merkezin dışında bir yerde meyhaneye gitmemişim. Meyhaneye gitmek bu ekonomik şartlarda bir otomobile ortaklık anlamına geldiğinden zorunlu olarak evlere çekilmişiz. Arada masa sandelyeyi kaptığımız gibi sahillerde, ağaç altlarında oturmuş ve içkimizi yudumlamışız. Hep güvenli alandayız, usulünü, erkanını, müdavimini bilmediğimiz yerde oturmamışım uzun zamandır.
Önce her perşembe okuduğum yazılarında beni şaşırtan bir şey mutlaka oldu, Behzat Şahin bir gezgin gibi İstanbul’un meyhanelerinde, daha çok da toplu ulaşımın, raylı sistemin ya da metrobüsün çevre çeperinde gittiği meyhanelerden bildirdi. İnsanı ve zamanı yazdı.
Sonra yazıları iki haftada bir perşembe günleri yayımlanmaya başladı, aradaki boş perşembede yerini yadırgayan sözcükler birikti içimde. Meraklandım. Hatta çok yakınımda yerlere kadar geldiği meyhaneleri öğrendim yazdıklarından.
Metrodan çıkıp Polat Restaurant’a doğru yürürken bunları düşündüm. Behzat Şahin’in benden önce gideceğini, etrafı kolaçan edip notlar alacağını tahmin etmemiştim ama az da olsa geç kalacağım aklıma gelmemişti. Özür mesajıma nezaketle yanıt verdi.
Eski libas gibi
Muharrem Temiz’in sesinden bir türkü çınladı kulaklarımda buluşacağımız gün, Eski Libas Gibi. Seyrani’nin sözlerini yazdığı türkünün müziği Feyzullah Çınar’a ait.
Sevdiğim değildin böylece ezel
Ömrümün bağına düşürdün gazel
İbrişimden nazik sandığım güzel
Meğer polat gibi bükülmez imiş
Gitmeden önce aklımda olan onca şeyi unutup, yarenlik ettiğimi fark ettiğimde ilk kadehimiz bitmek üzereydi.
Ne içeceğimi, ne kadar içeceğimi sordu öncesinde, kafa kafaya verip “başımızda bir büyük bulunsun” diye düz rakı söyledik. Göbek, gold ya da bilmem ne değil, bildiğin “düz rakıya dadandık.” Masada mezeler var, ben gidinceye kadar Behzat beş çeşit meze söylemiş. Bir yudum da almış rakısından, benim kadehimi de doldurdu, ikimiz de buz atmıyoruz rakıya ve suya. Bir şiirinde “ilk kadeh kekik kokardı” diyor dostuna seslenen Ahmet Telli. Kadehlerimizi tokuşturup tanışmamıza kaldırdık. Pilaki taze görünüyor. Patlıcan lezzetli.
Birbirimizi tanımaya çalıştık. Meyhaneye bir göz attım ve hemen Yusuf Bey’le tanıştırdı beni Behzat. Yusuf Bey masamızın her şeyiyle inceden inceye ilgileniyor. Getirip götürüyor. Girişteki uzun masada bir grup var, belli ki sözleşmişler ve birbirlerini tanıyorlar, şenlikliler. Bize yakın bir masada iki kişi oturuyor, biri rakı içiyor, diğeri bira.
Karşımızda, televizyonun altındaki masada oturmuş bir adam, yirmilik söylemiş, birkaç çeşit meze. Ufaktan demleniyor. Gürültülü değil, herkes kendi meşrebinde. Mustafa Kemal’in rakı içerken bir fotoğrafı asılı duvarda, Behzat o kadehin içinde ayran olduğunu söylüyor bana. Bir süre neden neredeyse her meyhanede bir Mustafa Kemal fotoğrafı olduğunu konuşuyoruz ve fotoğraf neyse de ayrılmış bir masa görüntüsü ikimiz için de uzak geliyor.
Etraf temiz. Yusuf Bey’in gömleği jilet gibi beyaz ve ütülü. Biz öyle uzun yola çıkmak gibi içiyoruz ama Behzat’ın çalışması lazım. Birkaç fotoğraf çekmek için kalkıyor, insanlarla konuşuyor, soruyor, yanıtlıyor. Gelip oturuyor tekrar. İş gibi de yapmıyor hani, böyle bir zamanda, kalkıp meyhaneden bildirmek de ne bileyim az şey gibi gelmiyor bana.
Gazetecilik günlerini, gazeteleri, gazetecileri, edebiyatçıları, edebiyatı ve Divan şiirini konuşuyoruz. Bir ara Şeyhülislâm Yahya’dan beyitler okuyor Behzat, laik bir şair Yahya Efendi. Meyhaneyi güzel yazdığına tarih de ve edebiyat da tanıktır. Eve gelip Divan Şiiri Antolojisi’ni karıştırmak için heyecanlanıyorum ama ezberimdeki Şeyhülislâm Yahya beyitini anımsıyorum.
İzzet-i dünyâ için memnûnu olmam kimsenin
Kekmeye bâr-ı belâ-yı minneti tâkat mı var
Tabii Dünya Kupası maçları var. O ana kadar meyhanede beş farklı yerde televizyon olduğunu farketmemiştim. Kim kiminle oynuyor, sonuç ne, ekranda dönüp duran maçta gol var mı bilmiyorum.
Behzat sıcak bir şey söylüyor ve seçimi bana bırakıyor. Ben de Yusuf Bey’e bırakıyorum, “size kanat yaptırayım” diyor. Lezzeti ve kıvamıyla bizi şaşırtıyor kanat. Yusuf Bey bir kez daha yanıltmıyor.
Uzun süreceğini ve eve dönmenin yollarının çetrefil olacağını tahmin ettiğim için daha önceden beni almasını rica ettiğim şair arkadaşım Şahin Altuner birinci köprünün üstünde olduğunu söylüyor. Daha zaman var, daha rakı da var.
İki kabinli tuvaletin kadınlara ayrılan yeri depo yapılmış ama erkekler için ayrılan alan temiz ve kullanılabilir. Belki de bundan dolayı seviyorum Polat’ı; bana bükülmez gibi gelmesine şaşırmıyorum artık.
Şahin geliyor, tanışıp kısa zamanda Behzat’la Diyarbakır’da buluşmak ve oradaki yerel meyhanelerde içmek üzere sözleşiyorlar. Başımızdaki büyüğün yanına bir de ufak ekliyoruz. Bir kanat daha söylüyoruz. Üçümüzün sohbeti küçüğü de süzünceye kadar devam ediyor. Hesapla yalnız bırakmamızı ve bunu özellikle yapmamızı rica ediyor Behzat. Kalkıp evlere yollanırken geride bir tanıklık, bir dostluk ve uzun bir muhabbet bırakıyoruz. Polat Restaurant bu buluşmanın ve sözcükleri yormanın temsili olarak aklıma kazınıyor.
Teşekkürler Behzat, teşekkürler Polat Restaurant, teşekkürler Yusuf Bey, teşekkürler Şahin.