Hikayeni kim anlatacak; Alzheimer!
H

Ayhan Tinin
Ayhan Tinin
Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. ‘Pupa Yelken Koçluk’ ve ‘Söz Gelir Yazı Olur’ kitaplarının yazarı. Yönetim danışmanı, senarist, oyuncu koçu, dramaturg.

Gerçek dünyada yaşadığım trajik bir karşılaşma hazırladı bu yazıyı…

Lancet araştırmasını satır satır okuduktan sonra izlediğim muhteşem bir film geldi aklıma; ‘Still Alice’!

İnsanın ben dediği şeyin hangi ipliklerden dokunduğunu acımasız bir berraklıkla gösteren bir yapıt.

Kendi iç dünyasından tahliye edilen Alice’in öyküsü…

Still Alice.

Aslında şirketlere eğitim verirken paylaştığım, bazı istatistiklerle dikkat çekmeye çalıştığım; ancak genellikle hocam paradan bahset mesajlarıyla kısa kestiğim bir konu: Alzheimer.

Araştırmalar dehşetle şunu gösteriyor, zenginleşen ülkelerde toplumdaki Alzheimer hastaları oranı, hızla büyüyen şirketlerde kurucu ilk kuşağın hastalığa yakalanma oranı hızla artıyor.

Üstelik ulaşabildiğim son Lancet araştırması, yalnızca oranın değil hızın da arttığını söylüyor.

Kariyerimizin peşindeyiz, işimizin hamalıyız, paranın efendisiyiz fakat hayatımız küçük küçük kırılıyor…

Ünlü psikolojik hastalıklar kitabı DSM’in en kritik ve kronik artış oranları uykusuzluk başlığında yazılıyor. Uykusuzluk psikolojik bir sorun kabul edilmeye başladıktan sonra, dün ile bugün arasında yazılan ilaç oranı on kat artmış.

Ben zor uykuya geçiyorum ya da Gözüme kan oturducümlelerinin, üzerine freni patlamış halde gelen bir kamyonu fark etmeme aymazlığıyla dile getirildiği sokaklarda, belki sanat bu kritik felakete dikkat çekmeye yardım eder.

Yoksa neden anlatılır ki bir insanın hikayesi?

Neden ayna tutar ki sahne ya da beyazperde?

Ben, sanat ile uyaracağım bu köşenin okurlarını; amcamın beni geçen hafta komşunun damadına benzetmesini hiç unutmadan…

Still Alice’ Oscar’ı almasına rağmen, biraz değerinin farkına varılmadan kıyıda kalmış olsa da hafızasını kaybeden bir kadını değil, kendini savunan insanı anlatan bir film olduğu için bende çok kıymetli. Bu arada Fromm’un  ‘Man for himself kitabını anımsamamak da elde değil.

Filmde Alice Howland’ın başına gelen şey yalnızca unutmak değildir. O, yavaş yavaş kendi iç evinden tahliye edilir. Üstelik bu tahliye, bir patlama, büyük bir melodram, ani bir felaket gibi değil; küçük eksilmeler, duraksamalar, isim kaçırmalar, yön kayıpları ve cümle kırılmalarıyla olur.

Film bu yüzden çarpıcıdır: Alzheimer’ı sinemada sık görülen acı çeken hasta klişesine hapsetmez.

Alice’i önce hasta olarak değil, zihinsel gücüyle var olmuş bir kadın olarak kurar perdede…

Columbia’da dilbilim profesörüdür; hayatını kelimelerle, anlamla, bellekle, kavrayışla kurmuştur. Trajedi burada başlar. Çünkü hastalık herhangi birine değil, dili meslek edinmiş bir insana saldırır. Alice’in yıkımı, bir piyanistin parmaklarını, bir ressamın gözlerini, bir oyuncunun sesini kaybetmesi gibidir.

Hatta daha ağırdır: Alice yalnızca yaşam aracını değil, kendisini kaybeder.

Filmin yönetmenleri Richard Glatzer ve Wash Westmoreland, Lisa Genova’nın romanından uyarlanan bu hikâyeyi büyük sinemasal gösterişlere boğmaz. Filmin dramatik stratejisi sadedir; kamera bağırmaz, müzik seyirciyi zorla ağlatmaz, sahneler büyük patetik zirvelere yaslanmaz. Bu ölçülülük, filmin en önemli ahlaki tercihidir.

Çünkü Alzheimer zaten yeterince acımasızdır.

Film, Julianne Moore’un yüzünde, bakışındaki küçük gecikmelerde, konuşma öncesi oluşan boşluklarda, bir kelimeye ulaşamamanın neredeyse fiziksel ıstırabında büyür. Moore bu rolüyle 2015’te En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ını kazandı; bu ödül yalnızca güçlü bir performansın değil, kontrollü bir çöküşü oynamanın ödülüydü bence…

Amerikan Ulusal Yaşlanma Enstitüsü hastalığı, hafıza ve düşünme becerilerini yavaşça yıkan, sonunda en basit işleri yapma yetisini bile ortadan kaldırabilen bir beyin hastalığı olarak tanımlıyor.

Ancak bu bilgi, filmde dramatik bir ironiye dönüşüyor. Alice’in kaybettiği şey ‘bilgi değildir yalnızca; bilgiyi taşıyan formdur. Kelimeler ona ihanet etmeye başlar. Cümleleri artık bir ev değil, içinde çıkış koridorları kaybolmuş bir labirenttir.

İkinci katmanda mekân var. Filmde unutmak sadece zihinde yaşanmıyor; şehirde, evde, kampüste, koridorda yaşanıyor.

Alice koşarken yönünü kaybeder! Bu sahne çok serttir çünkü gündelik hayatın en sıradan güven duygusunu kırar.

Üçüncü katmanda aile var. Film burada en dürüst yapı taşlarından birine ulaşır. Çünkü Alzheimer yalnızca hastayı değil, çevresindeki herkesi dönüştürmektedir. Eş, eş olmaktan çıkar; bakım veren kişiye dönüşür. Çocuklar, çocuk olmaktan çıkar; karar verici, gözlemci, bazen suçluluk taşıyıcısı olur. Aile sevgisi romantik bir korunak değildir artık… Sevgi vardır, ama sevgi her şeyi çözmez. Hatta sevginin sınırı görünür hale gelir. John’un kariyer arzusu, çocukların kendi hayatlarını sürdürme ihtiyacı…

Kim kalacak? Kim bakacak? Kim kendi hayatından vazgeçecek? Kim vazgeçmediği için suçlu hissedecek?

Bu noktada film ahlaki bakımdan çok kıymetli bir yerde durup uyarıyor seyirciyi… Kimseyi kolayca canavarlaştırmayı seçmiyor.

John bazen bencil görünür, ama yalnızca bencil değildir. Çocuklar bazen uzak görünür, ama yalnızca uzak değildir. Lydia bazen en anlayışlı kişi gibi görünür, ama bu da romantize edilmez.

Alzheimer aileyi sınava sokar; fakat bu sınavda doğru cevap çoğu zaman yoktur. Sadece eksik cevaplar vardır. Ve insanların, eksik cevaplarıyla yaşamaya mahkûm olmasının bazen hayatın mecburiyeti olduğunu sekans, sekans anlatır film…

2026 Alzheimer’s Disease Facts and Figures raporunda da bazı gen mutasyonlarını miras alan kişilerde belirtilerin 65 yaşından önce, hatta kimi durumlarda 30’lu yaşlarda başlayabileceği belirtiliyor.

Alice filmi daha o yıllardan bu genetik tehdidin varsayım olarak koysa da melodramatik bir numara gibi kullanmıyor; aile içindeki sessiz gerilimin altına yerleştirip, kararı seyircinin zihnine bırakıyor.

Filmi tekrar izledikten sonra dünyadan incelediğim yeni araştırmalar; demans önlemenin sadece ‘bulmaca çöz, omega-3 al seviyesinde ele alınamayacağını gösteriyor. Asıl büyük alanlar; damar sağlığı, eğitim, duyusal kayıpların tedavisi, sosyal bağ, çevre sağlığı ve kronik hastalık yönetimi.

Yüksek LDL kolesterolün eklenmesi güncel araştırmaların en stratejik hamlesi bence… Çünkü LDL, Alzheimer ve vasküler demans arasında köprüler kuruluyor: damar hasarı, inme riski, inflamasyon gibi mekanizmalar üzerinden bilişsel yıkımla ilişkilendiriliyor. Araştırmalara göre yüksek LDL kolesterolün orta yaşta ele alınması gerekir; ileri yaşa bırakıldığında pencere daralıyor.

Tedavi edilmemiş görme kaybının araştırmalara eklenmesi de çok önemli. Çünkü görme kaybı yalnızca göz meselesi değil olarak ele alınmıyor; holistik bir biçimde zihinsel uyarımın azalması, sosyal çekilme, düşme riski, depresifleşme ve gündelik bağımsızlığın bozulması üzerinden beyin sağlığını etkilediği gösteriliyor.

Alzheimer olunca ne yapacağız?

Lancet araştırması şunu soruyor; Alzheimer/Demans başlamadan 20–40 yıl önce ne yapıyordunuz?

Bu çok önemli bir paradigma değişimi. Çünkü demansın zemini çoğu zaman çocuklukta eğitimle, orta yaşta damar sağlığıyla, işitme-görme kaybının tedavisiyle, sosyal bağlarla ve şehir havasıyla kuruluyor.

Beyin yalnızca kafatasının içinde yaşlanmıyor; sınıfta, sokakta, sofrada, hastanede, apartmanda, iş yerinde, toplumda ve mahallede yaşlanıyor.

Biz bu araştırma sonuçlarını hekimlere bırakıp, tekrar filme ve sanata dönelim.

Ama yine de yazar refleksiyle tıbbı raporlardan bir sonuç çıkartacaksak; bellek bireysel görünür, ama toplumsal olarak korunur. Demans yalnızca nöronların değil, toplumun da aynasıdır.

Filmin en trajik cümlesi aslında adında saklı: Still Alice. ‘Hâlâ Alice.’

Soru gerçekten çok açık…

Bir insan anılarını kaybettiğinde hâlâ kendisi midir?

Mesleğini, kelimelerini, yüzleri, randevuları, yolları, karar yetisini kaybettiğinde geriye kalan şey nedir? Modern kültür, insanı çoğu zaman performansıyla tanımlar: ne iş yaptığı ne kadar bildiği, ne kadar hatırladığı, ne kadar ürettiği, ne kadar kontrol ettiği…

Alzheimer bu kapitalist kimlik modeline ölümcül bir soru soruyor, üretemeyen, hatırlayamayan, anlatamayan insan hâlâ değerli midir?

Behçet Necatigil’in unutulmaz dizeleri: Çoktan silinmiş adımız kartotekten /Bizse hala olmayan bir yolu / Yine epey yürüdük zannederiz.

Bendediğimiz şey, biraz çocukluk, biraz meslek, biraz aşk, biraz dil, biraz yüz, biraz alışkanlık, biraz da başkalarının bizi hatırlama biçimidir.

Alice’in hastalığı bu yapının vidalarını tek tek söker. Fakat film, bütün vidalar söküldüğünde bile geriye bütünüyle değersiz bir enkaz kalmadığını söylüyor.

Geriye kırılgan, korunmaya muhtaç, yine de insan olan bir varlık kalır!

Bu yüzden Still Alice, Alzheimer hakkında bir film olmanın ötesinde, modern insanın en büyük kibrine yazılmış sessiz bir ağıt gibi…

Biz kendimizi kontrol, zekâ, başarı, kelime, unvan ve hatırlanabilirlik üzerinden kurarız.

Film ise bütün bunların bir gün elimizden alınabileceğini üstüne basarak söylüyor. Geriye ne kalır? Belki yalnızca şu cümle; ‘Bir insanı, artık kendisini anlatamadığında da insan sayabilecek kadar ahlaki olup olmadığımızvicdanımıza sorulmuş en yakıcı sorudur.

Sizi Pazar günü üzücü ama hakiki bir soru ile bırakarak veda edeyim sayın okur…

Bildiğiniz insan kendi hikâyesini anlatamaz hale geldiğinde, onu kim anlatacak?