1 Mayıs sonrasında ortaya çıkan tablo, münferit ihlallerle açıklanamayacak kadar ağır ve yaygın. Gözaltına alınan 576 kişi arasında 2 gazeteci, 8 avukat ve 12 çocuk bulunuyor.
Süreç, çok sayıda ev baskınıyla başladı; devamında ise ters kelepçe, yere yatırılan bir kişinin boynuna baskı, bir kadının saçının çekilmesi ve bir başka kadının yüzüne yakın mesafeden göz yaşartıcı gaz sıkılması gibi ciddi ihlal görüntüleriyle devam etti.
Bu örnekler, yalnızca tekil olaylar değil; bir davranış biçimine, bir “alışkanlığa” işaret ediyor. Bu tabloyu daha da ağırlaştıran, kolluk kuvvetleri ve cezaevi görevlilerinin tutumunda gözlenen pervasızlık. Kötü muamelenin gizlenmeye çalışılmadığı, aksine adeta görünür biçimde uygulandığı bir eşikten söz ediyoruz.
Bu durum, yalnızca sahadaki pratiklerle değil, arkasındaki cezasızlık kültürüyle açıklanabilir. Çünkü hesap verilmeyen her ihlal, bir sonrakinin zeminini hazırlar.
Nitekim cezaevlerinden gelen bilgiler de bu sürekliliği doğruluyor.
Mahpusların sağlık sorunlarını dile getiren mektuplarının dahi cezalandırma gerekçesine dönüştüğü; sendikacı Mehmet Türkmen’in, bu sorunları yazdığı için kolu ters bükülerek hücreye konulduğu iddiası, ifade özgürlüğü ile işkence ve kötü muamelenin nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor.
Burada artık yalnızca fiziksel şiddeti değil, hak arama kanallarının sistematik biçimde daraltılmasını konuşuyoruz.
Oysa işkencenin en büyük düşmanı, belgedir. Belgeyi ortadan kaldırmaya çalışmak, ihlali ortadan kaldırmaz; yalnızca görünmez kılar. Bu da pervasızlığı besler.