Ortada devasa bir sorun olduğu aşikâr. Ancak yetkililerin konuyu ele alış şekline bakılırsa, sormamız gereken asıl soru şu: Bu sadece bir “okul güvenliği” sorunu mu?
Bugün okullarda can güvenliğini sağlamak için nöbetçi öğrencilerden çok daha nitelikli, profesyonel güvenlik tedbirlerini konuşuyorsak; sorun sadece kapıdaki denetim olamaz, değil mi?
Geleneksel değerlerin yerini alan bu dijital şiddet kültürü, yerel sorunlarımızı (cezasızlık, silahlanma, rehberlik eksikliği) küresel bir travmayla birleştiriyor.
Olayın detaylarına baktığımızda, emekli bir emniyet müdürünün evinde 5 tabanca, 7 şarjör ve 2 av tüfeği bulunmasının “yasal olarak normal” kabul edilmesi, sistemin bizzat kendisinin sorgulanması gerektiğini gösteriyor. Bu neden mümkün?
Toplumda şiddeti durdurmak, ancak “şiddetin kötü olduğu” fikrinin kolektif bir bilinçle vurgulanmasıyla mümkündür. Toplum bunu yanlışı dışlayarak ve ayıplayarak yapar; devlet ise adil bir şekilde cezalandırarak. “Eğer şiddet uygularsam toplum beni dışlar, devlet ise bedelini ödetir” inancının sarsılmaması gerekir.
Okullarımızı korumak için daha yüksek duvarlara değil, öncelikle daha güçlü bir adalet duygusuna ve toplumsal bir vicdan muhasebesine ihtiyacımız var.