Bir okulun koridorunda yankılanan silah sesi, çoğu zaman tek bir anın değil, uzun bir sürecin dışa vurumu gibi düşünülmeli. Ancak haber döngüsü bu sürece alan tanımadığı için karmaşıklığı indirger, zaman çizgisini daraltır ve geriye hızlıca tüketilecek bir anlatı bırakır.
Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’daki okul saldırıları sonrasında da benzer bir refleks devreye girdi; fail hızla tanımlandı, açıklama birkaç kategoriye indirgendi ve olayın çok katmanlı yapısı büyük ölçüde görünmez oldu.
Katmanların iç içe geçtiği bir tablo

Oysa bu tür olaylar, tek bir kırılmadan ziyade çoklu ve birikimli süreçlerin sonucu. Eğitim, kriminoloji ve medya çalışmaları literatürü, okul temelli şiddetin genellikle bireysel, ailesel, kurumsal ve dijital düzeylerin kesişiminde ortaya çıktığını gösterir. Buna rağmen, kamusal tartışma çoğu zaman bu çok katmanlı yapıyı tekil nedenlere indirger.
Kahramanmaraş’ta gerçekleşen okul saldırısına ilişkin kamuoyuna yansıyan bazı ifadeler, bu sürecin karmaşıklığını daha da görünür kıldı. Failin babası, ifadesinde, çocuğunu zaman zaman atış poligonuna götürdüğünü, oğlunun silah kullanmayı sevdiğini, sınav stresi yaşadığını ve bir psikologla görüşüldüğünü ancak sürdürülemediğini, psikiyatrik değerlendirme önerildiği halde sürecin devam etmediğini anlattı. Bu unsurlar, tek başına nedensellik üretmez ancak davranışsal, ailesel ve kurumsal katmanların iç içe geçtiği bir tabloya işaret eder.
Aynı ifadede failin yoğun biçimde ekran karşısında zaman geçirdiği, dijital ortamda ne yaptığının net biçimde takip edilemediği de yer aldı. Bu da dijital alanın aile içi gözlemden bağımsız bir sosyalleşme ve içerik tüketim alanı haline geldiğini gösteriyor. Dolayısıyla mesele yalnızca fiziksel çevreyle sınırlı kalmayıp dijital etkileşimleri de kaçınılmaz olarak sürecin bir parçasına dönüştürüyor.
Sosyal medya söylemleri ve doğrulanmamış anlatılar
Saldırınının ardından sosyal medyada, özellikle Discord ve benzeri platformlarda paylaşıldığı öne sürülen bazı mesajlar ve ekran görüntüleri de kamusal tartışmanın parçası haline geldi. Bu içeriklerde, failin arkadaş çevresinden geldiği belirtilen ifadeler dolaşıma girdi. Bu anlatılarda failin saldırı eylemlerine dair şakalar yaptığı, sosyal ilişkilerinin çok eşli bir yapı taşıdığı ve bazı çevrelerin olay öncesinde uyarılarda bulunduğu da yer aldı.
Bununla birlikte bu paylaşımların önemli bir bölümü doğrulanmış resmi kaynaklara dayanmıyor. Dahası anonim hesaplar ve bağlamından koparılmış ekran görüntülerine dayalı olarak yayılıyorlar. Böylece sosyal medya, tanıklık ile söylenti arasındaki sınırı hızla bulanıklaştırıp olayın çok katmanlı yapısına ilişkin tartışmayı doğrulanmamış bilgi akışıyla iç içe geçiriyor.
Kutuplaştırıcı çerçeve
Öte yandan saldırı sonrasında fail ve ailesi hakkında taciz, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği, görünüş, giyinme biçimi ve aile yaşamına ilişkin çeşitli iddialar da dolaşıma sokuldu. Bu tür söylemler çoğu zaman olayın nedenlerini açıklamaktan ziyade toplumsal kutuplaşmayı artırır ve bireysel özellikler üzerinden spekülatif anlam üretir.
Buna ek olarak bazı sosyal medya paylaşımlarında saldırı siyasi ve ideolojik yorumlara çekildi. Eğitim şehidi öğretmenin dini kimliği üzerinden farklı gruplar birbirini suçladı, failin ailesi ve sosyal çevresi hakkında siyasi etiketler üzerinden genellemeler yapıldı. Böylece olayın bir ‘ideolojik mücadele‘ alanına dönüştürüldüğü dile getirildi. Çoğunlukla doğrulanmamış varsayımlara dayanan bu anlatılar karmaşık bir şiddet olayını kutuplaştırıcı bir çerçeveye indirgeme riski taşır.
Bilgi kirliliği
Buna paralel olarak bazı yerel medya ve sosyal medya paylaşımlarında, failin etüt merkezindeki davranışlarına ilişkin çeşitli iddialar yer aldı. Ders kitaplarını diğer öğrencilerin dolabına bıraktığı, bazı kitaplara İngilizce ‘kill‘ (öldürmek) yazdığı, zaman zaman “Ben buradan birisini öldüreceğim” dediği öne sürüldü. Buna karşılık, etüt yönetiminin öğrenciyi rehberlik servisine yönlendirdiği, durumun aileye bildirildiği ve ailenin ise çocuğun davranışlarını ‘zeki olmasıyla açıkladığı‘ da dile getirildi.
Bu anlatıların hiçbir doğrulanmış resmi kaynaklara dayanmadığı için bilgi kirliliği kapsamında değerlendirilmeli.
İki önemli sorun
Medya dilinde bu tür çok katmanlı veriler çoğu zaman daraltılır. Özellikle ‘katil çocuk’, ‘cani’, ‘katil manifestosu‘ gibi etiketler, açıklama sunmak yerine tartışmayı basitleştirir. Ayrıca bu tür ifadeler, karmaşık bir süreci tekil bir unsura indirip yapısal ve çevresel faktörleri tartışma dışına iter.
Bu indirgeme, saldırı sonrası dolaşıma giren görsel içeriklerde daha da belirgin hale geldi. Failin sınıf içinde düzensiz hareket ettiği anlara ait videonun tekrar tekrar paylaşılması, davranışsal farklılıkların bağlamından koparılmasına yol açtı. Bu görüntüler üzerinden yapılan yorumlarda ‘otistik‘, ‘anormal‘ gibi klinik olmayan ve çoğu zaman hiçbir uzman değerlendirmesine dayanmayan etiketler üretildi.
Bu tür söylemler iki önemli sorun yaratır. Birincisi, beyin gelişimiyle ilgili farklılıkların damgalanmasına yol açar ve otizm spektrumundaki bireyleri potansiyel şiddetle ilişkilendiren yanlış bir algı üretir. İkincisi ise şiddeti açıklamak yerine ‘doğallaştırma‘ riski taşır, yani olayın zaten ‘kaçınılmaz’ olduğu izlenimini güçlendirir. Oysa mevcut bilimsel çalışmalar, otizm spektrumundaki bireylerin şiddet davranışıyla genel nüfusa kıyasla daha yüksek bir ilişki içinde olmadığını, aksine şiddetin faili olmaktan çok mağduru olma riskinin daha yüksek olduğunu ortaya koyuyor.
Alternatif hikaye
Benzer bir sorun, saldırı sonrası sağlık müdahalesine ilişkin doğrulanmamış iddialarda da görülmekte. Yaralı saldırgana geç müdahale edildiği, hatta edilmek istenmediği iddiasının yanısıra ölüm nedenine ilişkin muğlak ifadelerin hızla dolaşıma sokulması, kamuoyunda yeni bir spekülatif alan yarattı. Bu tür anlatılar, tıbbi süreçlerin ve kurumsal müdahalenin gerçek işleyişini tartışmaktan ziyade, duygusal tepkileri besleyen alternatif bir hikâye üretir.
Bu çerçevede sorun yalnızca bilgi eksikliği değil, bilginin nasıl çerçevelendiği. Medya, hız baskısı ve rekabet nedeniyle karmaşık süreçleri basitleştirme eğiliminde. Bu basitleştirme, olayların anlaşılmasını kolaylaştırıyor gibi görünse de aslında analitik derinliği ortadan kaldırıyor.
Sonuç olarak temel mesele, işaretlerin yokluğu değil, mevcut işaretlerin parçalı kalması ve bir bütün haline getirilememesi. Medya ise bu parçaları birleştirme kapasitesine sahip en güçlü kamusal aktörlerden biri olmasına rağmen, mevcut pratikler çoğu zaman bu kapasiteyi tersine işletiyor; parçaları bağlamak yerine ayrıştırıyor.
Bu nedenle sorun yalnızca haberin içeriği değil, kurduğu çerçeve. Eğer medya olayları yalnızca bireysel etiketler üzerinden anlatmayı sürdürürse, yapısal ve kurumsal boyutlar görünmez kalacak. Bu görünmezlik devam ettikçe her yeni olay, farklı isimlerle ama aynı eksik anlatıyla yeniden üretilmeye mahkum.