Okumaya değer üç kitap eleştirisi

Diken bu hafta okumaya değer üç kitap eleştirisini derledi.

Fotoğraf: AA

Bu hafta seçtiğimiz kitap eleştirileri ve özetleri şöyle:

  • Fazlı Gök’ün  ‘Dul Kadın Su Kabını Ağzı Öne Gelecek Şekilde Mezarın Üstüne Bırakıyorsa, Bilin ki İlgi İstiyordur’ adlı Sasa Stanisic romanı eleştirisi (İletişim Yayınları, Çeviren: Gülçin Wilhelm).
  • Banu Yıldıran Genç’in ‘Sonsuza Dek Emily’ adlı Maria Navarro Skaranger romanı eleştirisi (Tetes Kitap, Çeviren: Dilek Başak).
  • Dila Keleş’in ‘Para Gürültüsü’ adlı yeni Latife Tekin romanı eleştirisi (Can Yayınları).

Sasa Stanisic’in ‘‘Dul Kadın Su Kabını Ağzı Öne Gelecek Şekilde Mezarın Üstüne Bırakıyorsa, Bilin ki İlgi İstiyordur’’ romanından küçücük bir alıntıyla: “Bugünümüz açık seçik.” Ne olduğu belli. Bu şimdiki zaman sıkıntısını bir arkadaşa anlatmak gerekse üç beş sözcük yetecek miydi? Belki bir şiir veya şarkıyla.

Oysa bambaşka olabilirdi değil mi? Diyelim ki tam yurt dışına göçecekken havalimanından dönmemiş olsaydınız. Diyelim ki tercih kağıdında şu bölümü değil de diğerini yazsaydınız. Diyelim ki bu adamla değil diğeriyle evlenseydiniz. Diyelim ki şu iş fırsatını tepmeseydiniz, bu şehri terk etmeseydiniz… Bunu arkadaşınıza anlattığınızda anladığı kadarından tatmin olmanız güç. Özetle ‘Başka bir hayat mümkündü’ ama bu kadar basit de değil. Çünkü o dağı bir tek siz bilirsiniz.

1978’li Sasa Stanisic’in 2024’te yayınlanan, kendi kendinize tekrar etmezseniz ezberleyemeceğiniz uzuuun adlı romanı, bence yazarın da üç beş kelimeyle arkadaşlarına anlatmakla yetinemeyeceği izlenimlerine dayanıyor. Şimdiki zaman, geçmiş ve gelecek arasında salınan yaşamlardan pasajlarla anlatmış bunu yazar…

12 bölümde dokuz öykü var. Karakterlerin hemen hepsi göçmen, Sasa Stanisic de bir göçmen, 12 yaşındayken ailesiyle Bosna Savaşı’ndan kaçıp Almanya’ya yerleşmiş bir savaş mültecisi, romanın karakterlerinden biri de kendisi. Muhakkak göçmenlere dair bir fikri var romanın: Zaman göçmenler için farklı akıyor, gibi bir şey, ama anlamışsınızdır, bu hissi bu cümlenin sırtlaması güç.

Gerçekten anlatması güç bir roman. Çünkü benim yukarıda verdiğim örneklerdeki gibi ne çok yüzeyde ayrılık gibi bir dram, ne de büyük tercihlere dayanan belirgin dönüm noktaları var öykülerde. Tersine, yaşamda çok önemsiz anların, sonra bakınca ne biçim dönüm noktalarına dönüşebildiğini görmeyi gösteriyor. Hatta şöyle bir his beliriyor okurken: Yaşamlarımızı o an için önemli olduğunu bilmediğimiz alelade kararlar mı tayin ediyor?

Fazlı Gök’ün Diken’deki yazısı


maria navarro skaranger ilk romanından itibaren üslupla derdi olan biriymiş. bu romanda yaptığını da şöyle özetlemeye çalışayım, “şuna bakın” diyerek ana karakter emily’i sürekli dışarıdan gözlemleyen, eleştiren, bazen parantezlere karakterin duygularını açıklayan bir anlatıcı. tanrı anlatıcı değil, müşahit gibi daha çok, gördüğünü ve anlattığı karakterin anımsadıklarını anlatıyor bize. ve sık sık bilmiyorum diyor.

emily biraz az zeki (bu sıklıkla belli ediliyor romanda), bekar anne tarafından babasız büyümüş, 17’sinde göçmen ve suça bulaşmış pablo’yla yaşamaya başlamış, şu an 19’unda, terk edilmiş, hamile, kasiyerlik yapan, içi boş hatta bomboş gibi gelen, okuduğum en garip karakterlerden biri.

çok benim tarzım bir roman değil, yine de yazarın norveç’in genel havasını, ırkçılığı, ülkedeki göçmenlerin sıkışıp kaldıkları suç çemberini, erkeklerin kaçıp gidebildikleri babalığı, alt sınıftan genç bir kadının yalnızlığını ve kimsesizliğini müthiş anlattığını söyleyebilirim.’’

Banu Yıldıran Genç’in Substack’teki yazısı 


“Zamanı kim taşıyor?” sorusuyla yüklenen Para Gürültüsü, üretici emeğin dönüştürdüğü dünyanın artık emeğe ihtiyaç duymadığı; finans kapitalizmin, otomasyonun, yapay zekânın ve insansız üretimin emeği yabancılaştırmaktan ziyade olumsuzladığı günümüzde yoksulluğun ne olduğunu, zamana nasıl tutunulacağını, dönüş hızıyla içine çöken bir dünyada arzunun kilidini açan ilişkilerin hangi sabit zeminde filizleneceğini, ‘yuva’nın nerede kurulup bozulduğunu soruşturan bir anlatı. 

Başkarakter Kikobaki (veya daha sonra ‘aşk’ dokunuşuyla aldığı yeni ismiyle Bakaçyo), yoksulların kendilerini zamanın çöküşüne hazırlamaları için ellerindeki birikimi tutmalarını telkin ettiği videolar çeker; onları, zenginlerin dünyadan çoktan vazgeçtiği, kendilerine yeni bir dünya aradıkları, geride kalan yoksulların topografyası delik deşik edilmiş, kaynakları kurutulmuş, mülksüzleri birbirine düşmüş kıyamet ortamına terk etmek istedikleri yakın gelecek konusunda uyarır.

Para Gürültüsü’nün karakterleri ‘iki defa’ evsiz: Birincisi, barınma hakkının piyasalaşması ve ücretli emeğin değersizleşmesi sonucu çalışarak konut edinmenin mümkün olmadığı sistemde yaşadıkları için evsizler (yaygınlığı ve güncelliği ölçüsünde ‘gürültü’nün ayırt edici frekansı). İkincisi, dünya ekolojik kriz içinde çöküşe doğru gittiği, insanlık ‘büyük ev’ini kaybetmek üzere olduğu için evsizler. Roman boyunca bölümlerde girinti şeklinde yer alan muhayyel evin ayrıntıları hem bu çoklu krizleri bir anlatı izleği olarak ele alıyor hem de genç karakterlerin mutluluk fantezilerini dile getiriyor.

Son olarak; Tekin insanlığın, tarihin yapıcıları olarak yoksulların, mülksüzlerin, gençlerin seslerine kulak verirken kritik bir analitik hamle daha yapıyor Para Gürültüsü’nde: Zamanın kasırgasında tarumar olan yoksulların yerine, kasırgasıyla zamanı tarumar edecek yoksulları yerleştiriyor, yani ‘baş aşağı duran’ yöntemi ayakları üzerinde doğrultacak bir kavrayışın anahtarını veriyor okura: “Onlar ne yöne çekerse zaman o yöne akar.”

Dila Keleş’in K24’teki yazısı