Ovalara yollara çık, köylerinden kentlerinden,
Taş hele bir, yık hele bir,
Seller gibi çağla gayrı.
Bastılar ya bam teline,
Al kazmayı vur beline.
FH Dağlarca
Bizim muhalefetin İran’dan çıkaracağı en önemli ders şu: Zalimin, saldırganın, hak hukuk tanımazın insafına, vicdanına, adalet duygusuna seslenmek beyhudedir. Hele bir varoluş savaşı veriyorsan. Geri basmak, ‘makul’ davranmak, ‘itidal’ göstermek, sabretmek, yıkıcı olmamak hep zalimin zulmünü sürdürmesini sağlar. Yapılacak şey zalimin üstüne gitmek, onu sıkıştırmak, zor duruma düşürmek, elini kolunu bağlamak, pişman etmek, etmenin yollarını aramaktır.
İrili ufaklı, sağlı sollu bütün muhalefet, yaptıklarıyla ölçersek, bir varlık yokluk savaşı vermiyor. İmamoğlu, Bursa, şurası burası … varlık-yokluk davası değil, mitingler şunlar bunlar … varlık-yokluk mücadelesi değil. (Niçin böyle olmadığını şurada anlatmaya çalışmıştım: Irmağın dili – gölün dili.)
Varlık-yokluk savaşı Türkiye’nin köylerinde, yaylalarında, dağlarında veriliyor. Mücadeleyi verenler de köylüler, dağlılar, kasabalılar. Bu varlık-yokluk mücadelesini verenler karşılarındaki muazzam güce karşı dişleriyle, tırnaklarıyla didiniyor, direniyor.
İşte en son, Akbelen’de Esra Işık’ı tutukladılar, sonra da sendikacı Başaran Aksu‘yu. En popüleri Akbelen belki ama maden saldırısı tüm ülkeyi sarmış durumda. MAPEG (Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü) Şubat’ta 500 kadar maden sahasını ihaleye çıkarmıştı, 59 ilde toplam 54.746 hektar (yaklaşık 76.675 futbol sahası).

Kabaca bir tarama gösteriyor ki, madene açılan alanlar ne turizm bölgesi tanıyor, ne tarım alanı, ne orman. Antalya, Muğla gibi en önemli turizm bölgeleri de, Salihli gibi son derece verimli tarım toprakları da, Karadeniz’in doğal yaşlı ormanları da kurban ediliyor.
Son günlerde şirketler işte bu alanları kapışmaya başladı. İlk saldırılar Karadeniz’de yoğunlaşıyor. Bütün bölgede bir kalkışma, bir isyan havası var. Tirebolu’nun Sekü köyü şu anda en sıcak nokta, çünkü Giresun İdare Mahkemesi’nin yürütmeyi durdurma kararına rağmen AKP milletvekili Cantürk Alagöz’ün şirketi Alagöz Madencilik sondaja girişmiş durumda, jandarmanın kol kanat germesiyle.
Yeni bir uygulama değil bu, asker sermayenin emrindedir; doğayı savunmak isteyen herkes karşısında jandarmayı buluyor. Şirketler doğasını savunmak isteyen yerel yöneticilere “Askerle gelirim” diye gözdağı veriyor.
Büyük Meclis ne yapıyor? AKP emir kölesidir zaten, ne yapacak? AKP Giresun milletvekili Ali Temür örneği köleliğin düzeyini de düzenini de açıklıyor:
“Asılsız paylaşımlarla oluşturulan algı operasyonları, milli ekonomimize katkı sağlayan madencilik sektörünü karalamaya yönelik açık bir dezenformasyon kampanyasıdır.”
İktidar partilerinin yerel örgütleri de, ölçek özellikle ilçeye kadar küçüldükçe, madene karşı halkla aynı çizgiye gelebiliyor, milletvekilleri ise kimin vekili olduklarını unutmak zorundalar, köle olmanın şartı bu.
Muhalefet partileri ne yapıyor? Dostlar direnişte görsün oyunu oynuyorlar. Bol nutuk, bazan da bir iki direniş yerini ziyaret eden bir iki milletvekili. Bunlar yeter mi varlık-yokluk mücadelesi veren insanlara?
İki gün önce CHP Genel Başkan Yardımcısı Zeynel Emre dedi ki: “Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak bu mücadeleden vazgeçmeyeceğiz ve oradaki yurttaşlarımızın yanında olmaya, ülkemizin doğasını, parkını korumaya devam edeceğiz.”
Korumaya devam edeceklermiş! Neye? Hiçbir şey yapmamaya mı? Böyle boş nutuklar atmaya, kof efelik taslamaya mı? Yahu neyi nasıl koruyabildiniz, neyi engellediniz bu büyük çabanızla?
Muhalefetin görmesi gereken şeyi Giresunlular söylüyor: “Sekü’de yükselen ses … siyasete de bir başkaldırı.”
Doğası için mücadele eden her köy, her belde milletvekillerini yanında görmek istiyor, seçim dönemlerinde kapı kapı dolaşan milletvekillerinin bugün ortada olmamasına öfkeleniyor. Ama bunlar köylülerin, mücadelelerin yalnızlığını gideremez.
Manzara dolunay berraklığıyla ortada: Doğa savunucularının yanında kimse yok. Yalnızlar, yalnızız. Öbek öbek bütün ülkeye yayılmış direnişler kendi yağıyla kavruluyor. Bu saçılmış mücadelelerden bir büyük direniş çıkarma becerisini göstermek, bu çabaya girmek gerekir.
Birkaç ay önce İstanbul’da TİP Parti Meclisi üyesi bir arkadaşla karşılaşmış, ayaküstü beş on dakika sohbet etmiştik. Muhalefet, bence, maden saldırılarını ve bunlara direnişi politikalarının odağı kılmalıydı, bunun gerekçelerini anlattığım yazımdan bahsetmiştim.
Arkadaş, “Bizim yerel örgütlerimizden gelen raporlar da ekolojik sorunları öne çıkarıyor” demişti. Ne güzel, yazımı destekleyen bir bulgu. (Büyük şehirlerde yaşayanların kırsaldaki bu sorunları etlerinde kemiklerinde duymadıklarını, bir varlık-yokluk meselesi olarak görmediklerini düşünüyorum.)
Ülkenin tamamında örgütlü CHP olmadan bu irili ufaklı mücadelelerin bir bileşkesinin yaratılamayacağı kanısındayım. Ama CHP de maden saldırılarını bir varlık-yokluk meselesi saymıyor. Galiba öbür partiler de saymıyor. Saymalılar. Mümkün olan en geniş koalisyonu oluşturmalılar. Sol partiler CHP’yi dürtüklemeli, teşvik etmeli. Herekete geçmeli. (Tabii, CHP’nin madenler konusunda ne düşündüğünü bilmiyoruz, iktidara gelebilirse neler yapacağını kestiremiyoruz…)
Maden saldırıları bütün öbür sorunlarımızın önünde şu anda. En yaygın, en ortak sorunumuz bu. Bu saldırılar yaşayacak yer bırakmayacak çünkü, irili ufaklı beton-kentlerden başka ‘yaşam ortamı’ kalmayacak.
Madalyonun öbür yüzünde de irili ufaklı ama bütün ülkeye yayılmış direnişler var, yani hareketi taşıyacak dinamik ana kitle hazır. Muhalefet hazır değil.
Ezgi Akdemir, Akbelen’den bir köylü kadının isyanını X’te paylaşıp şöyle demişti geçenlerde:
“… tüm Türkiye Akbelen için mücadele etmek zorundadır. Gerekirse tüm partiler araç kaldırsın tüm il ve ilçe teşkilatlarından vatanımıza toprağımıza sahip çıkmak zorundayız. …”
Doğru söylüyor, ama tüm Türkiye Sekü için de mücadele etmek zorunda, her yer için harekete geçmek zorundayız, yoksa, yaşanamayacak, doğası ölmüş bir ülkede yaşamaya mahkum edeceğiz kendimizi.
Tüm Türkiye’yi saracak bir hareket, bir kalkışma yaratmalıyız. Çünkü bu mücadele toplumun varoluşu, devletin meşruiyeti için en temel ilkeyle ilgili. Ezgi Akdemir’in o sözlerini hukuk profesörü Turgut Tarhanlı şöyle paylaşmıştı X’te:
” ‘Sosyal Rıza’ ilkesini, halkın açık iradesini umursamayan kararlar, müdahaleler, ihaleler, bilinmelidir ki, halkın kendi geleceğini tayin hakkına yönelik de doğrudan bir müdahale anlamına gelir. Bu hak, sadece seçim sandığıyla sınırlanmış bir alanın ötesinde, tüm hak ve özgürlüklerin varlık nedeni sayılabilecek bir üst hukuki değere sahiptir.”
Varlık-yokluk savaşındayız, muhalefet partilerini derhal göreve bekliyoruz. Lafla peynir gemisi yürümeyeceğini biliyoruz. Gerçek bir eylemi, ülkenin doğasını, üzerinde yaşadığımız toprağı kurtaracak bir eylemi sırtlamaya çağırıyoruz onları.
Bam telimize bastılar. Davranın!