Bizler dünyayı olduğu gibi kavramak yerine kafamızdaki ideal şablonlara uydurmaya bayılıyoruz.
Karmaşıklığı sadeleştirdiğimiz her an, gerçeğin bir parçasını dışarıda bırakıyoruz. Zamanla elimizde kalan, hakikatin kendisi yerine onun sadece bizim anlayabileceğimiz kadar basitleştirilmiş bir karikatürü oluyor.
Tarih kitaplarını bir düşünün. Prut Savaşı’ndaki o meşhur dedikodular veya bir suikastla tetiklenen dünya savaşı anlatıları…
Hepsi zihnimize birer çivi gibi çakılı kalır. Neden? Çünkü hikâyeleştirilmiştir. Olaylar bir ritme, bir dramatik çizgiye, bir anlam örgüsüne yerleştirilmiştir.
İnsan aklı kopuk parçaları birleştirip araya bir neden-sonuç köprüsü kurmadan rahat edemez. E.M. Forster’ın dediği gibi; kral ölür, ardından kraliçe ölür ve biz hemen kederden öldüğünü varsayarız.
Belki de kraliçe nezle olmuştur? Fakat bu ihtimal sıkıcıdır, akılda kalmaz, bir anlatı oluşturmaz. Anlam bulma arayışımız bizi gerçeği eğip bükmeye zorlar.