Ebru Nihan Celkan: Neşelenmek suç değil

Kurumsal hayatın disiplinini arkada bırakıp kendi yolunu açan, eşitlik konuşmalarını ‘slogan’ olmaktan çıkarıp gündelik hayata, dile ve sisteme taşıyan Ebru Nihan Celkan, cesaretin büyük kararlar kadar küçük duruşlarda da saklı olduğunu, bazen risk almak, bazen “Hayır”, bazen de sadece “Bir dakika” diyebilmekle başladığını söylüyor.

Kurumların eşitlik sınavından tiyatroda kadın hikâyesi anlatmanın yüküne, oyunla kurulan güvenli dilden tükenmemek için dayanıklılık pratiklerine uzanan söyleşimizin şu cümlesi bir teselli değil, kadınlar olarak bu hayatta kurmamız gereken bir strateji gibi: “Güçlü olmak zorunda değilsin, neye dayanmak istediğini seçebilirsin, yardım istesen ne iyi olur ve neşelenmek suç değil.”

Ebru Nihan Celkan.

Kariyerinizde kurumsal hayatı bırakıp kendi yolunuzu açtığınız bir dönem var. Uzun yıllar çalıştığınız Volvodan ayrılıp 2016da kendi girişiminiz Y+O Eğitim’i kurdunuz. Nasıl bir karardı? Risk almayı göze aldığınız ani bir cesaret anı mıydı, yoksa planlı mıydı? Bu süreçte sizi korkutan ve heyecanlandıran şeyler ne oldu?

Volvo’da 14 yıl çalıştım ve o 14 yılın her anı benim için iyi anlamda geliştirici, öğretici ve dönüştürücüydü. Kurumsal hayatın disiplinini, uzun vadeli düşünmeyi, sorumluluk almayı ve sistem kurmayı orada öğrendim. O dönem için şirkette ulaşabileceğim en makul ve anlamlı noktaya gelmiştim. Aynı zamanda yurt dışı kariyer ihtimali de somut biçimde belirmişti.

Karşımda net olarak üç yol vardı: Volvo Türkiye’de aynı noktada kalmak, yurt dışına gitmek ya da tamamen kendi kaderimi tayin edebileceğim üçüncü bir yol açmak. Bu bir ‘kaçış’ kararı değildi; aksine bulunduğum yere ve geçmişime saygıyla bakarak geleceğe dair sorumluluk alma kararıydı. Ayrılmadan önce bir süredir kurumların dışında atölyeler yapıyordum ve bu alanın bende yarattığı karşılığı çok net hissediyordum. Hem ürettiğim şeyin etkisini görmek hem de doğrudan insanlarla çalışmak beni derinden motive ediyordu.

Bu yüzden üçüncü yolu seçtim. Ani bir cesaret anı değildi ama benim için önemli bir eşikti. Kendi kurduğum, bana güvenli gelen statükoyu yıktığım bir andı. Tam anlamıyla kusursuz planlanmış bir süreç değildi; fakat ne yapabileceğime, hangi deneyimlere yaslanabileceğime ve hangi değerlerle ilerlemek istediğime dair güçlü bir sezgim vardı.

Geriye dönüp baktığımda bu süreçte baskın duygunun korku ya da endişe olmadığını söyleyebilirim. Daha çok yoğun bir heyecan, yüksek bir çalışma isteği, güçlü bir arzu ve sürekli gelişen bir plan vardı. Belirsizlik vardı ama bu belirsizlik beni durduran değil, hareket ettiren bir alandı. Kendi yolumu açmanın sorumluluğunu alırken, bildiğim şeylere yaslandım; bilmediklerimi ise öğrenmeye açık bir alan olarak gördüm.

Y+O Eğitim böyle bir zeminde doğdu; geçmişten kopmadan, ama geleceği başka türlü kurma cesaretiyle.

Peki sizce cesaret risk almak mı, yoksa “Hayır” demek mi? Bir kadının “Ben de yapabilirim” demesine en çok ne yardım ediyor? Bir örnek hikâye mi, bir cümle mi, bir dayanışma mı?

Cesareti korkunun yokluğu değil, anlamın yok olması olarak görüyorum. Korku çoğu zaman var ve doğal; belirleyici olan sanırım onunla ne yaptığımız. Cesaret, anlamın silikleştiği ya da tehdit altında olduğu anlarda devreye giriyor. Bu yüzden cesaret tek katmanlı bir duygu değil; içinde akıl, sezgi, etik ve sorumluluk barındırıyor.

Risk almak da “Hayır” demek de cesaretin farklı tezahürleri ve ikisi de sorumluluk almayı gerektiriyor. Risk almak çoğu zaman görünür; hareketle, karar değişikliğiyle, yön değiştirmekle ilişkili. “Hayır” demek ise daha sessiz ama en az onun kadar zor bir eylem. Çoğu zaman beklentilere, alışılagelmiş rollere ve başkalarının senin adına çizdiği sınırlara karşı durmayı gerektiriyor. Bu nedenle cesaret yalnızca ileri atılmak değil, bazen durmak, geri çekilmek ya da sınır koymak.

“Ben de yapabilirim” demenin tek bir kaynağı yok. Hem tarihe hem bugüne baktığımızda şunu görebiliriz: Örnek hikâyelerin varlığı, olasılık alanını genişletiyor. Bir başkasının yapmış olması, yapılabilirlik fikrini soyut olmaktan çıkarıyor. Bu, bireysel bir ilhamdan çok, zihinsel bir eşik meselesi.

Yine de tek başına hikâye yeterli olmuyor. Yol, gerçekten yola çıkıldığında yalnız yürünmediği için anlam kazanıyor. Dayanışma tam da bu noktada devreye giriyor. Dayanışma cesareti başlatmaktan çok, sürdürülebilir kılmanın anlamlı bir yolu. İnsana yalnız olmadığını hatırlatır; düşme ihtimalinin olduğu kadar, yeniden ayağa kalkma ihtimalinin de paylaşıldığını gösterir.

Bu yüzden cesaret ne yalnızca risk almakla ne de yalnızca “Hayır” demekle sınırlı. Cesaret, anlamı koruma iradesi. Kendi sınırlarını, sorumluluklarını ve imkânlarını görerek hareket etmek. Çoğu zaman da, bu tek başına değil; başkalarıyla yan yana durarak yapılan bir süreç.

Y+Oda kurumsal şirketlerle, ekiplerle çalışıp ‘eşitlik’, ‘kapsayıcılık’ gibi konuları anlatıyorsunuz. Bir odada gerçekten bir şeyin değiştiğini ilk nereden anlarsınız? Mesela biri “Aa ben bunu hiç böyle düşünmemiştim” mi der? Yoksa asıl değişim daha sonra mı ortaya çıkar?

Keşke tek bir atölye ya da tek bir seminerle gerçek ve kalıcı bir değişim mümkün olsa. Deneyimim bana şunu gösteriyor; değişim bir an değil, bir süreç. Eğitimler bu sürecin kendisi olmaktan çok, çoğu zaman başlangıç noktası; bazen de zaten başlamış bir yolculuk için güçlü bir kaldıraç işlevi görüyor.

Bir odada gerçekten bir şeyin değişmeye başladığını gösteren işaret, çoğu zaman yüksek sesli bir farkındalık cümlesi değil. “Aa, ben bunu hiç böyle düşünmemiştim” elbette kıymetli ama asıl dönüşüm genellikle daha sessiz ilerliyor. Benim için bir çalışma alanının verimli olduğunun en güçlü göstergesi, soru sorulması. Soru, kabul edilenin yerinden oynamaya başladığını gösterir.

Önemli olan sadece soru sormak değil; neyin sorulduğu. Amacımız, hazır cevapları çoğaltmak değil, sorgulamanın kendisini mümkün kılmak. Tek doğru olarak sunulanın, değişmez kabul edilenin, “Zaten böyle” denilenin hakikatini birlikte düşünmeye başlamak. Eğer bu kapı açılıyorsa, değişimin de orada filizleneceğini öngörüyorum ve bunu sahada defalarca deneyimliyorum.

Asıl dönüşüm çoğu zaman odadan çıktıktan sonra oluyor. İnsan, gündelik hayatına döndüğünde, bir toplantıda kullandığı dile takıldığında, bir kararı otomatik olarak almadığını fark ettiğinde, bir durup yeniden düşündüğünde. Bu yüzden değişim çoğu zaman gecikmeli bir etki. Eğitim anı bir eşik yaratıyor; fakat o eşiğin nasıl aşılacağı, zaman içinde ve pratikte şekilleniyor.

Kısacası benim için değişim, bir cümlede değil, bir alışkanlığın çatlamasında kendini belli ediyor. Sorgulama başladıysa, geri dönüşü olmayan bir süreç de başladı diyebiliriz.

Atölyelerinizde oyunlaştırma tekniğini kullandığınızı görüyoruz. İnsanlar ‘toplumsal cinsiyet’ lafını duyunca çoğunlukla savunmaya geçiyor. Oyuna girince neden daha rahat konuşuyoruz? Sizce oyun, utanma ya da gerginlik duvarını nasıl indiriyor?

İnsanlar ‘toplumsal cinsiyet’ lafını duyunca savunmaya geçiyor; hatta çoğu zaman ‘kadın’ kelimesi bile aynı etkiyi yaratıyor. Çünkü kelimelerin yalnızca anlamları yok, bir de duyguları var. Ne yazık ki bu alanda duygular çoğu zaman anlamların önüne geçiyor. Kelimenin çağrıştırdığı kişisel deneyimler, korkular, suçluluklar ya da tehdit algısı devreye girince, neyi konuştuğumuzu konuşamaz hâle geliyoruz.

Oysa bir konuyu gerçekten derinlemesine tartışabilmek için önce o yoğun duygusal yükten bir miktar uzaklaşmamız gerekiyor. Mesela ‘eşitlik’ kelimesinin de hem bir anlamı hem de güçlü bir duygusu var. Kavramsal olarak neyi kastettiğimiz konusunda mutabakat sağlayamadığımızda, yaptığımız tartışmalar da çoğu zaman bir yere varmıyor. Herkes aynı kelimeyi kullanıyor ama bambaşka şeylerden bahsediyor.

Benim için mesele, bu kavramsal çerçeveyi tek taraflı anlatmak değil; birlikte kurmak. Bunun yolu da kelimenin bende, sende, odadaki herkeste uyandırdığı kişisel duyguyu bir anlığına askıya alabilmekten geçiyor. İşte oyun, egzersiz ya da temrin tam burada işlev kazanıyor. Oyun, insanı doğrudan savunduğu pozisyondan çıkarıyor; ‘haklılık’ alanından deneyim alanına taşıyor.

Oyunun güvenli bir tarafı var: Kimseyi hemen etiketlemiyor, kimseyi açıklama yapmaya zorlamıyor. İnsanlar oyunun içinde düşünürken, aslında kendilerini savunmak zorunda hissetmiyorlar. Utanma ya da gerginlik duvarı tam da bu yüzden düşüyor. Meselemiz artık “Ben neyi savunuyorum?” değil, “Burada ne oluyor?” sorusuna dönüşüyor.

Oyun, konuyu hafiflettiği için değil, ortak bir dil kurmayı mümkün kıldığı için işe yarıyor. Duygudan bütünüyle arınmak mümkün değil ama anlamı yeniden merkeze almak mümkün. Oyunlaştırma tam da bunu sağlıyor; anlamla yeniden temas etmeyi.

Ülkemizde eşitlik konuşmaları bazen hızlıca kutuplaşmaya gidiyor. Siz o anlarda nasıl tutunuyorsunuz? Bir cümle, bir yöntem, bir küçük köprü kurma taktiğinizvar mı?

Kutuplaşmanın, konuştuğumuz konuyu nihayete erdirmekte hiçbir faydası yok. Aksine, meseleyi çözümsüzlüğe kilitliyor. Örneğin ‘Erkekler daha güçlüdür’ gibi bir önermeyi ele alalım. Yapı itibariyle sorunlu bir cümle bu; ama diyelim ki ben bu önermeyi kabul ettim. Bu kabul, eğitim sisteminden koparılan bir genç kadının ya da çalışma hayatından mahrum bırakılan bir kadının hayatında somut olarak hiçbir şeyi değiştirmiyor.

Bu noktada tartışmayı ‘Kim haklı’ düzleminden çıkarıp ‘Neyi değiştiriyor’ düzlemine taşımaya çalışıyorum. Çünkü karşı karşıya olduğumuz hakikatler, ideolojik çatışmalardan çok daha büyük ve çok daha somut. İnsanların hayatına doğrudan etki eden meselelerden söz ediyoruz.

Bu nedenle olgusal zemine tutunuyorum. İstatistikler burada güçlü bir köprü kurma imkânı sunuyor. Kadınların işsizlik oranı, erkeklerin işsizlik oranı, mecliste temsil oranları, eğitimden kopuş verileri… Tartışmayı soyut kabullerden çıkarıp, gündelik hayatla temas eden gerçeklere davet ediyorum. Bu, karşımdaki kişiyi köşeye sıkıştırmak için değil; konuşmayı ortak bir zeminde tutabilmek için.

Aynı örnek üzerinden ‘güç’ kavramını da yeniden düşünmeye açıyorum. Güç, gerçekten erkeklerin hayatını özünde kolaylaştıran bir şey mi, yoksa tam tersine, erken yaşta hayatlarını kaybetmelerine, daha fazla risk almalarına, duygusal yüklerini tek başlarına taşımalarına yol açan bir beklenti mi? Bu soruyu sorduğumuzda, mesele bir grubun lehine ya da aleyhine olmaktan çıkıyor; herkesin hayatını etkileyen bir yapıya dönüşüyor.

Benim için tutunma noktası tam olarak burası. Tartışmayı kazanmaya değil, anlamaya ve dönüştürmeye çalışmak. Kutuplaşmayı derinleştirmek yerine, konuşmayı olgusal bir zeminde yeniden kurmak. Küçük ama gerçekçi köprüler inşa etmek. Çünkü eşitlik meselesi, taraf seçme meselesi değil; birlikte yaşama meselesi.

Kurumların ‘eşitlik’ dilini bazen süslü bir slogana çevirdiğini hepimiz görüyoruz. Siz bu alanda çalışıyorsunuz. Bir kurumun gerçekten samimi olup olmadığını anlamak için tek bir şeye bakacak olsanız, neye bakarsınız? Örneğin; ücret adaleti mi, terfi sistemi mi, şikâyet mekanizması mı, yönetimde kadın oranı mı?

Samimiyet tek başına ölçülebilen bir şey değil; bir ölçü birimi yok. Aynı zamanda şunu da biliyoruz; harita araziyi birebir tanımlamaz ama haritasız da yol alamayız. Kurumların paylaştığı kadın–erkek oranları, yönetimde temsil verileri bizim için bu haritanın bir parçası. Nereye bakacağımızı, nerede durduğumuzu gösterir ama tek başına yeterli değil.

Bir kurumun gerçekten samimi olup olmadığını anlamak için yalnızca vitrine değil, içerideki harekete bakmak gerekir. Araziyi anlamak için yetki alanlarının kimlerde toplandığına, gündelik iş ilişkilerinin nasıl kurulduğuna, terfi oranlarının nasıl dağıldığına, işe girmenin ötesinde işte kalabilme ve tutunabilme sürelerine, eğitim ve gelişim imkânlarına kimlerin erişebildiğine bakmak gerekir.

Örneğin yönetimde kadın oranı yüksek olabilir ama karar alma mekanizmaları hâlâ dar bir grubun elindeyse bu harita bizi yanıltır. Ya da eşit işe eşit ücret politikası kağıt üzerinde vardır ama şeffaflık yoksa, şikâyet mekanizmaları çalışmıyorsa, insanlar konuşmaktan çekiniyorsa bu da samimiyetle ilgili ciddi bir soru işaretidir.

Benim için belirleyici olan, bu verilerin birbirleriyle konuşup konuşmadığı. Kurum, sadece ‘Neyiz’ sorusuna değil, ‘Nasıl işliyoruz’ sorusuna da bakıyor mu? Sayılarla yetinmeyip, o sayıların arkasındaki deneyimi anlamaya çalışıyor mu? Haritayı düzenli olarak güncelliyor mu, yoksa bir kez çizip duvara mı asıyor?

Kısacası tek bir göstergeye bakarak karar vermek mümkün değil. Samimiyet, beyanlarda değil; sistemlerin birbirini tutup tutmadığında, çelişkilerle yüzleşme cesaretinde ve bu yüzleşmeden sonra neyin değiştirildiğinde ortaya çıkıyor. Harita elimizde olmalı; ama asıl mesele, o haritayla arazide gerçekten yürüyüp yürümediğimiz.

Kariyerinizin önemli bir alanı da tiyatro. Metinleriniz sahnelerde hayat buluyor. Yurt dışında da ses getiren çok başarılı işlere imza attınız. Peki tiyatroda ‘kadın hikâyesi’ anlatmanın en zor tarafı ne?

Tiyatroda ‘kadın hikâyesi’ anlatmanın en zor tarafı, hikâyenin kendisinden çok, onun nasıl algılandığı. Kadın deneyimi hâlâ çoğu zaman evrensel bir insanlık hâli olarak değil, ‘özel’, ‘niş’ ya da ‘belirli bir grubun meselesi’ olarak konumlanıyor. Oysa erkek hikâyeleri evrensel kabul edilirken, kadın hikâyeleri açıklama yapmak zorunda bırakılıyor. Bu asimetri, anlatının önüne geçen en büyük engel.

Bir diğer zorluk, beklentiler. Kadın hikâyesi anlatıldığında, çoğu zaman ya temsil görevi yükleniyor ya da ahlaki bir ders beklentisi doğuyor. Hikâye, kendi dramatik mantığıyla var olmak yerine, ‘doğruyu gösterme’ baskısıyla karşı karşıya kalıyor. Oysa tiyatro, doğruları ilan eden değil; çelişkileri, çatlakları ve soruları sahneye taşıyan bir alan. Kadın karakterlerin de çelişkili, kusurlu, kararsız, hatta rahatsız edici olma hakkı var.

Bir başka zorlayıcı alan, kadın deneyiminin homojenmiş gibi ele alınması. ‘Kadın hikâyesi’ dediğimiz şey tek bir hikâye değil; sınıf, yaş, coğrafya, beden, arzu, hafıza ve iktidar ilişkileriyle sürekli parçalanan bir alan. Bu çoğulluğu korumak, hem sahnede hem metinde ciddi bir etik dikkat gerektiriyor. Basitleştirmek her zaman daha kolay; ama sahici olan, karmaşıklığı taşımayı göze almak.

Benim için asıl mesele, kadın hikâyesini merkeze alırken onu bir kimlik vitrini hâline getirmemek. Hikâyeyi savunmak değil, açmak. Seyirciyi ikna etmeye çalışmak değil, düşünmeye davet etmek. Çünkü tiyatroda gerçek karşılaşma, temsil edildiğini görmekten çok, tanıdık olmayan bir deneyimle yüz yüze gelindiğinde başlıyor.

Bu yüzden kadın hikâyesi anlatmanın zorluğu, sahnede yer açmaktan çok, o alanı daraltan alışkanlıklarla sürekli mücadele etmekten kaynaklanıyor. Ama tam da bu nedenle, bu hikâyeleri anlatmak hâlâ gerekli ve hâlâ dönüştürücü.

“Cesaret bulaşıcıdır” diyoruz ve biliyoruz ki bazen cesaret çok büyük bir şey değil. Bazen bir toplantıda ilk kez söz almak, bazen bir işte tacize karşı ses çıkarmak, bazen ailene sınır koymak… Sizin hayatınızda cesaretin en gündelik hali ne? Küçücük ama çok etkili bir örnek paylaşır mısınız?

Cesaretin en gündelik hâli benim için durmakla ilgili. Hemen cevap vermemekle, otomatik reflekslere kapılmamakla. Bir toplantıda ya da bir iş ilişkisi içinde, bir şeyin içime sinmediğini fark ettiğim anda, o rahatsızlığı bastırmak yerine ciddiye almak. Küçük gibi görünen ama etkisi büyük olan yer tam olarak burası.

Bazen bu, “Bir dakika” demek. Konu hızla geçilip gidecekken, aceleyle alınmış bir karara eşlik etmemek. Bazen de herkesin bildiğini varsaydığı bir şeye, gerçekten anladığımdan emin olmadan “Tamam” dememek. Bu tür anlar dışarıdan bakıldığında çok küçük görünüyor; ama benim için cesaret tam da bu mikro eşiklerde ortaya çıkıyor.

Bir diğer gündelik cesaret alanı sınır koymak. Herkesi memnun etmeye çalışmadan, iyi niyetin otomatik olarak erişilebilir olmak anlamına gelmediğini hatırlamak. Ailede, işte ya da sosyal ilişkilerde; beklentilerin farkına varıp, onlara refleksle değil bilinçle cevap vermek. Bu çoğu zaman yüksek sesle değil, sakin bir netlikle oluyor.

Bu tür cesaret anları alkış almıyor, görünür olmuyor. Ama etkisi kalıcı oluyor. Çünkü bir kişi durduğunda, başka biri de durabileceğini fark ediyor. Bir kişi “Ben burada böyle hissettim” dediğinde, odadaki denge değişiyor. Cesaretin bulaşıcı olmasının sebebi de bu; büyük olduğu için değil, yapılabilir olduğu için.

Benim hayatımda cesaret çoğu zaman bir adım ileri atmak değil; bazen bir adım geri çekilip, kendimle çelişmeden durabilmek. Küçük, sessiz ama yön değiştirici bir hâl bu.

Son olarak bu iş duygusal olarak yoran bir iş. Hem üretmek, hem anlatmak, hem direnmek… Tükenmemek için ne yapıyorsunuz? Sizi ayakta tutan şey ne? Ve diğer kadınlara dayanıklılık için vereceğiniz tavsiye ne olur?

Gerçekten duygusal olarak yoran bir iş. Sürekli üretmek, anlatmak, karşı çıkmak ve aynı anda ayakta kalmak kolay değil. O yüzden benim için mesele tükenmemek değil; tükenmeye yaklaştığımı fark edebilmek. Kendimi bir idealin temsilcisi gibi değil, sınırları olan bir insan olarak görmeye çalışıyorum.

Beni ayakta tutan şeylerin başında ailemle ve dostlarımla vakit geçirmek geliyor. Orada bir ‘rol’üm yok. Anlatmam, ikna etmem, güçlü durmam gerekmiyor. Bu alanlar bana, yaptığım işten önce var olan bir hayatım olduğunu hatırlatıyor. Dayanıklılık tam da buradan besleniyor.

Tenis oynamak benim için zihinsel bir sıfırlanma alanı. Bedeni devreye soktuğumda düşünceler yerli yerine oturuyor. Okumak ise dünyayla kurduğum bağı yeniden düzenliyor; yalnız olmadığımı, benden önce de bu soruları soranların olduğunu hatırlatıyor. Ve evet, Fenerbahçe. Kazandığında sevincin, kaybettiğinde ortak hayal kırıklığının paylaşıldığı bir aidiyet hâli. İnsanı kendinden çıkarıp bir topluluğun parçası yapıyor.

Kimseye tavsiye verebilecek bir konumda olduğumu düşünmüyorum. Lakin anneme, anneanneme, teyzelerime ve çevremdeki kadınlara baktığımda bazen onlara şöyle seslenmek istiyorum; güçlü olmak zorunda değilsin, neye dayanmak istediğini seçebilirsin, yardım istesen ne iyi olur ve neşelenmek suç değil.

Uzun soluklu bir mücadelede asıl meselenin ayakta durmak değil; insan kalabilmek olduğunu kendime hatırlatıyorum.