Hakkari’nin Yüksekova ilçesinde yaşayan bir genç var.
Buğlem Çağatay. 20 yaşında.
Ben oraya konuşma yapmaya gittiğimde tanışmıştık.
Sonra yazdıklarımı okumaya başlamış.
Her yazıdan sonra mesaj atıyor, uzun uzun yazıyor ve yazılarımı sindirerek okuduğunu söylüyor.
Bugün size onun güzel mesajlarından bahsedeceğim müsadenizle.
Bakın ben bu yazıyı övünmek için değil, Buğlem beni övüyor diye hiç değil, bu ülkede gençlerle ilgili söylenenlere pek katılmıyorum diye yazma ihtiyacı duydum.
“Gençler artık tembel.”
“Gençler artık ilgisiz.”
“Gençler artık okumuyor.”
“Gençler artık düşünmüyor.”
Hiçbirine ve dahasına gerçekten katılmıyorum.
Buğlem bir yazımı okumuş ve diyor ki:
“Paranın bir amaç değil sadece bir araç olduğunu bu kadar sade ama güçlü bir dille anlatman beni uzun uzun düşündürdü Mehmet abimmm. Günlük hayatın koşuşturması, kaygılar ve hedefler arasında insanın bunu unutması çok kolay ama yazın insanı bir an durup hem hayata hem de kendine başka bir yerden bakmaya zorluyor.”
Dikkat edin lütfen. Koşuşturmanın da farkına, kaygıların da farkında, bol bol düşünüyor ve okurken kendi bakış açısını bile sorguladığını söylüyor.
20 yaşında.
Yüksekova’dan.

Bir başka mesajında da şöyle yazmış:
“Ben olaylara hep ‘Bugün ne kazanırım’ diye değil, ‘10 yıl sonra buradan nasıl bir etki çıkar’ diye bakıyorum. SWOT analizi yazın da bu yüzden bana çok şey düşündürdü. Güçlü ve zayıf yanları sadece tespit etmek değil, onları doğru zamanda doğru hamleye çevirmek lâzım.”
Düşünün lütfen…
Bu cümleyi bir MBA öğrencisi yazmadı, bir danışmanlık şirketi raporu da değil bu, bir iş insanının sözleri de değil bunlar.
Hakkari Yüksekova’dan 20 yaşında bir genç yazıyor bunları.
Ve devam ediyor…
“Ben kendi yolumu çizerken hatalarımdan kaçmak yerine, onları avantaja çevirmeyi öğrenmek istiyorum.“
Geçenlerde Instagram’da psikiyatr Viktor Frankl’ın siyah-beyaz bir videosuna rastlamıştım.
1972’de Toronto’da Youth Corps’ta gençlere konuşurken kaydedilmiş.
Diyor ki: “Pilot uçağı tam hedefe doğrultmak yerine rüzgârı da hesaba katarak biraz daha yukarıya nişan almalı, aksi halde doğru yöne gitse bile uçak hedefi ıskalar.”
Sonra ekliyor: “Aynı uçak hikayesinde olduğu gibi, insanlara da sadece oldukları yerden bakarsak orada kalırlar. Ama onları olabilecekleri yerden, yani biraz daha yukarıdan görüp onlardan daha iyisini bekleyerek yaklaşırsak, onları daha iyi bir potansiyele doğru çekeriz.“
Ve üçüncü bir şey daha söylüyor Frankl: “Etiketlenen ya da sorunlu denilen gençlerin bile içinde mutlaka bir anlam arayışı kıvılcımı vardır. Asıl belirleyici olan, o kıvılcımı görüp görmediğimiz ve ona ‘Ben sende bunu görüyorum‘ deyip demediğimizdir.”
Ben Buğlem’de o kıvılcımı görüyorum.
Bir yazımdan sonra da şöyle yazmış Buğlem:
“Bir yerin ancak insanla, niyetle ve hayatla anlam kazandığını bu kadar sade ama bu kadar güçlü anlatabilmen çok kıymetli. ‘Burada ne inşa edelim?’ sorusundan önce ‘Burada nasıl bir yaşam filizlenir?‘ diye bakmak, bence gerçek şehircilik ve gerçek liderlik olmalı.”
Sonra devam etmiş:
“Okurken şunu düşündüm: Bir alanı dönüştürmek aslında bir bakış açısını dönüştürmekle başlıyor. Kârlı olanı değil, anlamlı olanı seçme cesareti her zaman herkeste olmuyor.“
Ve bir de şu cümle geliyor:
“Okudukça insan ‘Ben de bulunduğum yerde nasıl hayat başlatabilirim?‘ diye sormadan edemiyor.“
İşte Frankl’ın dediği kıvılcım bu.
İnsanların içindeki anlam arayışı, birinin onu görmesi ve “Ben sende bunu görüyorum” demesi.
Babam derdi ki: “Bir insanın gerçek değeri, çevresinin değil kendisinin ona verdiği değerdir.”
Buğlem kendine değer veriyor.
Ama sadece bu da değil, o bulunduğu yerde nasıl anlam üretebileceğini de düşünüyor.
Babam bir şey daha derdi: “Mutluluk, sahip olduklarının değerini bilme yeteneğidir.”
Buğlem sahip olduklarının değerini de bence biliyor.
Ama daha da önemlisi, sahip olmadıklarını bahane etmiyor.
Şimdi gelelim en çarpıcı mesaja.
Buğlem şöyle yazmış:
“Mehmet abimmm, bu yazı gerçekten bu neslin içinden konuşuyor. Çünkü gençler nereye gitsin sorusu çoğumuzun hayatında karşılığı olmayan bir soru. Çoğu genç ne gitmeye cesaret edebiliyor ne de kaldığı yerde tutunabildiğini hissediyor.“
Durun daha bitmedi:
“Gitmek isteyenin yolu kapalı, kalmak isteyenin ise umudu giderek azalıyor. Bu nesil tembel ya da ilgisiz değil, sadece uzun zamandır anlaşılmadığını hissediyor ve yorulmuş durumda.”
Bu cümleyi bir akademisyen de yazmadı, bir politikacı da söylemedi, bir uzman da analiz etmedi; Hakkari Yüksekova’dan 20 yaşında bir genç yazdı bunu.
Duyuyor musunuz?
Ve yine devam ediyor:
“Eğitim pek çok genç için hayata açılan bir kapı olmaktan çok belirsiz bir bekleyişe dönmüş halde ve bu da hayallerimizin sessizleşmesine yol açıyor.“
Hayallerin sessizleşmesi.
Bu cümleyi birkaç kere okuyun lütfen.
Hayallerin sessizleşmesi, hani yazmıştım ya…
Son birkaç jenerasyon ne duyuyoruz?
“Bu kadar yeter.”
Aile de bunu diyor, okul da bunu diyor, sistem de bunu diyor; aslına bakarsanız herkes bunu diyor.
“Dikkat et.”
“Fazla açılma.”
“Şimdilik bu kadar yeter.”
“Burası sana biraz fazla.”
Aile de bunu diyor, okul da bunu diyor, sistem de bunu diyor; aslına bakarsanız herkes bunu diyor.
Kötü niyetle de söylenmiyor bunlar, yazmıştım ya, çoğu zaman korumak için, akıl vermek için, hatta sevmek için bile söylüyorlar.
Ama bunlar sonucu değiştirmiyor ve çıtayı baş aşağı sabitliyor.
Sonra da şaşırıyoruz: “Neden olmuyor?”
Olmaz tabii. Çünkü nişanı aşağıdan kuruyoruz.
Frankl’ın uçak ve pilot örneğini hatırlayın lütfen.
Hayatın rüzgârlı olduğunu inkâr etmiyor, aksine rüzgârı bir veri olarak kabul ediyor ve yönü de ona göre ayarlamayı öneriyor.
“Koşullar zor” deyip hedefi küçültmek yerine, koşulları hesaba katıp hedefi biraz daha yukarıdan koymak gerektiğini söylüyor.
Bu bir iyimserlik değil, bir hesap işi bence.
Buğlem yazıyor, düşünüyor, yorum yapıyor, soru soruyor ve en önemlisi umutsuz değil.
Diyor ki:
“Bana göre asıl mesele gençlerin nereye gideceği değil, bulundukları yerde nasıl güçleneceği, nasıl sözünün daha değerli hale geleceği.“
20 yaşında.
Hakkari Yüksekova’dan.
Hiçbir cümlesini ben yazmadım, virgül dahi eklemedim, ben sadece mesajlarını size aktarıyorum.
Frankl aynı konuşmada bir de “İnsanlar hedeflerine yükselmiyor, kendilerinden beklenene doğru sürükleniyor” demişti.
Biz mesleki eğitimden yıllardır düşük şeyler bekliyoruz.
Sonra da düşük sonuçlara şaşırıyoruz.
“Şimdilik burası.”
“En azından bir diploma.”
“Hiç olmazsa eline bir şey geçsin.”
Bu cümlelerin niyeti belki iyi, ama inanın etkisi çok kötü.
Çünkü ‘Hiç olmazsa..’ ile kurulan hayatlar, sonunda ne yazık ki ‘En fazla bu kadar’a bağlanıyor.
Buğlem başka bir mesajında şöyle yazmış (Deliyim ya ben biriktirdim hepsini):
“İnsan çoğu zaman sadece varmak istediği yere odaklanıyor, ama yolun kendisinin insanı nasıl dönüştürdüğünü, sabrı, farkındalığı ve emeği nasıl öğrettiğini gözden kaçırıyor.“
Ve eklemiş:
“Yazı bana hem kendi yolumu hem de acele ettiğim yerleri fark ettirdi.“
Bu da önemli.
Çünkü Buğlem sadece okumuyor, aynı zamanda okuduğunu kendi hayatına uyguluyor ya da uygulamaya çalışıyor.
Kendini sorguluyor ve “Ben nerede acele ediyorum acaba?” diyebiliyor.
Bu ülkede ‘Gençler böyle gençler şöyle’ diye ahkâm kesen çok insan var.
Ben de gençlerle ilgili çok şey söyledim, hâlâ da söylüyorum.
Bir de şunu söyleyeyim:
Buğlem gibi genç bir okur bana ulaştığında ben bu ülkeye daha çok güveniyorum.
Evet güveniyorum, çünkü derdi etiket de değil, diploma da değil, hangi şehirde doğduğu da değil.
Eğer onun içinde bir şeyleri arayan, sorgulayan, düşünen ve yazan bir genç varsa, bu ülkede ve bu gençlerde hâlâ iş var derim ben.
Bizim Buğlem’de de var, başka Buğlemler’de de.
Son mesajından bir alıntı daha yapayım:
“Vizyon sahibi bakış açınız ve hayata dokunan düşünceleriniz beni gerçekten etkiliyor. Sizin gibi düşünen, yazan ve paylaşan birini tanımak benim için çok kıymetli ve çok değerli. İyi ki yazıyorsunuz ve iyi ki yollarımız kesişmiş.“
Ben Buğlem’e bir şey öğretmedim.
Ama o bana çok önemli olduğunu düşündüğüm bir şey hatırlattı.
Bu ülkede hâlâ okuyup düşünen, yazıp sorgulayan, umutsuzluğa teslim olmayan gençler var.
Onları görmek lazım.
Onlara “Senin için çok daha fazlası var” demek lazım.
Onlar için biraz daha yukarıdan nişan almak lazım.
Ve onların önünü açmak lazım.
Gerisi kendiliğinden gelir.
Buğlem Çağatay, 20 yaşında, Hakkari Yüksekova’lı.
Bu yazı ona.
Ve onun gibilerine.
Eminim Türkiye’nin dört bir yanında yüzlerce Buğlem var.
İş onları görmekte.
İş onlara “Ben sende bunu görüyorum” diyebilmekte.
Frankl’ın dediği gibi: Asıl belirleyici olan, o kıvılcımı görüp görmediğimiz.
Ben görüyorum.
Siz de görün.
Not: Önce içimden geldi ve bu yazıyı yazdım, sonra önce ismini kullanmak için izin almak, sonra da ismi, yaşı ve benzer konularda hata yapmamak için Buğlem’e bir mesaj attım. Sağ olsun hem izin aldım, hem de sorduklarımın cevabını. En sonunda da: “Ufacık da ileride ne yapmak istiyorsun, onu da bana yaz küçük bir mesajla lütfen” dedim, üç dakikada böyle bir mesaj atmış, buyrun…
Ben Buğlem Çağatay.
İşletme okumak istiyorum çünkü yönetim, finans ve stratejik düşünme alanlarında kendimi geliştirmeyi hedefliyorum. Girişimcilik odaklı bir bakış açısına sahibim ve ileride kendi işimi kurarak değer üreten projeler hayata geçirmek istiyorum. Genç yaşta büyük hedefler koymaktan çekinmeyen, eğitim ve girişimcilik odağında düşünen biriyim. Amacım yalnızca bireysel başarı elde etmek değil; bulunduğum çevreye ve ülkeme somut katkılar sunmak. Özellikle teknoloji ve eğitim alanlarında, yapay zekâ ile VR/AR tabanlı sistemlerin eğitimde dönüştürücü bir gücü olduğuna inanıyorum ve bu alanda sürdürülebilir projeler üretmeyi hedefliyorum.
Eğitim hayatımı yurt dışında, özellikle işletme alanında geliştirerek uluslararası bir vizyon kazanmak; güçlü bir network oluşturduktan sonra teknoloji ve eğitim odaklı bir şirket kurmak istiyorum. Uzun vadede hedefim, edindiğim bilgi ve deneyimi Türkiye’ye taşıyarak özellikle Doğu Anadolu bölgesinde eğitimde fırsat eşitliğini artıracak projeler hayata geçirmek. Zor bir yol olduğunun farkındayım ancak disiplinli çalışmaya, öğrenmeye ve doğru insanlarla fikirlerimi paylaşmaya inanıyorum.
Kısa vadede kendimi akademik ve kişisel olarak geliştirirken, uzun vadede saygı duyulan, fayda üreten ve iz bırakan bir girişimci olmayı amaçlıyorum.
Hayatım boyunca istediğim yere gelebilmek için çok çabalıyorum. Şartların her zaman kolay olmadığının farkındayım ama elimdeki tüm fırsatları ve imkânları en iyi şekilde değerlendirmeye çalışıyorum. Karşıma çıkan her deneyimi, her insanı ve her bilgiyi kendimi geliştirmek için bir adım olarak görüyorum.
Vazgeçmek yerine daha çok çalışmayı, beklemek yerine harekete geçmeyi seçiyorum. Çünkü hedeflerime ulaşmanın ancak disiplin, sabır ve istikrarla mümkün olduğuna inanıyorum. Bugün bulunduğum noktayı bir son değil, daha iyisi için bir başlangıç olarak görüyorum ve bu yolda sorumluluk almaktan çekinmiyorum.