Hayatım boyunca yaptığım her işte, farkında olarak ya da olmayarak, önce durup duruma bir bakmayı alışkanlık hâline getirdim.
İçinde bulunduğum tabloyu anlamaya, iyi olanları bir araya toplamaya, yol üzerinde işe yaramayanlardan kurtulmaya ve etrafımda görüp beğendiğim, takdir ettiğim şeyleri de eğer uyuyorsa kendi yaptığım işe uyarlamaya çalıştım.
Küçükken de böyleydim aslında, ama bir adı olduğunu bilmiyordum sadece.
Bu yüzden yıllarca ‘saplantılı’, ‘takıntılı’, ‘fazla detaycı’ gibi sıfatlarla anıldım.
Çoğu zaman da ‘biraz zor biri’, ‘biraz tuhaf biri’ olarak görüldüm.
Ama geriye dönüp baktığımda aslında işime gerçekten yarayan şeylerin, hep de bu ‘fazlalıklar’ olduğunu görüyorum şimdi.
Ata binerken mesela…
İyi bir at yetmedi hiçbir zaman; iyi bir antrenör, iyi bir bakıcı, iyi bir veteriner, iyi bir nalbant, doğru ve iyi ekipman ve iyi ahır koşulları da hep o başarının birer unsuruydu.
Kimsenin pek umursamadığı detaylarla uğraştım.
Atın belini dinlendirmek için marangozda özel düzenekler yaptırdım, ultraviyole lambalarla bakım çözümleri denedim.
O zamanlar herkes garip garip bakıyordu.
Bugün benzer uygulamalar neredeyse standart hâline geldi; o da bir başka konu.
Otomobil işine girdiğimde de yaklaşımım değişmedi.
İkinci el otomobilleri fabrikadan çıkmış gibi teslim etmeye çalışırdım müşterilerime.
Müşterilerimin doğum günlerini not alır, hem hatırlar hem de hatırlatırdım onlara güzel jestlerle.
Sıfır araç teslimlerinde pakete dahil olmayan aksesuarlar hediye ederdim.
Hatta ‘İlk gün yolda kalmasınlar’ diye teslim ettiğim her otomobilin deposuna bidonla benzin koyardım.
Bana göre bunlar müşterilerimi memnun etmemin ve fark yaratmanın doğasında vardı; başkalarına göre ise gereksiz detaylar ve boşuna harcadığım paralardı.
Sonra otomobil sporlarıyla ilgilenmeye başladım ve hayatımda önemli bir iz bırakan insanlardan biriyle tanıştım: Mahmut Gürtuna.
Shell Türkiye’de üst düzey bir yöneticiyken, yapıcı ruhu sayesinde, pek de içinde olmadığı bir alanda, önce bilgi sahibi olup sonra genç bir sporcunun karşısına otururarak ona yalnızca sponsorluk değil, ‘bir düşünme şablonu’ öğreten, ender bir yönetici, nadir bir abi ve iyi bir dosttu; hâlâ da öyle.
Beni bana anlattı
Bir gün bana oturdu ve SWOT analizi diye bir şey anlattı.
O güne kadar adını bile duymamıştım.
Ama dinledikçe şunu fark ettim ki yıllardır sezgisel olarak yaptığım bir şeyi, ilk kez birisi net bir şablon hâline getirip önüme koyuyordu.
Bu ‘uyanma’ hissinin bir benzerini de tee yıllar sonra Noah Harari’nin Sapiens kitabını okuduğumda yaşamıştım; kafamda dağınık duran pek çok düşünce, tek bir çerçevede anlam kazanmıştı o kitap sonrası.
SWOT da benim için tam olarak böyle bir yere oturdu.
Bir şablon beni bana anlattı diyebilirim.
Dünyanın en zor işi
SWOT’un tanımı aslında çok basit:
SWOT analizi dediğimiz şey, İngilizce ‘Strengths, Weaknesses, Opportunities, Threats‘ başlıklarının kısaltması, yani Türkçesiyle güçlü yanlar, zayıf yanlar, fırsatlar ve riskler; ve bunların listelenmesidir diye özetleyebilirim size.
Sitare’nin tatlı bir hatırlatmasıyla da söyleyeyim; SWOT’un günlük hayattaki tercümesi aslında ‘yüzleşme’. Hem insan için, hem kurumlar için ve galiba tam da bu yüzden dünyanın en zor işi.
Ama burada çok önemli bir nokta var, o da başlıkları yazarken kendini kandırmamak.
Bence SWOT diye bir şablonun varlığını bilen ve hazırlayan insanların çoğu doğru bir listeleme yaptığını zannediyor ama aslında kendine makyaj yapmanın ötesine pek geçemiyor.
Aslında en büyük ve neredeyse yapılabilecek tek yanlış da bu doğrusunu isterseniz.
Güçlü yanlarına ‘olmak istediklerini’ yazar da, zayıf yanlarını geçiştirirsen Fırsatları abartır, riskleri ise ya başkasına yükler ya da görmezden gelirsen… Zaten ayvayı yedin; neden uğraştın ki o zaman?
Ama eğer bu yanlışı yapmazsan!…
İşte o zaman zaten işin tamamını çözdün demektir (Bakın ‘tamamını’ diyorum).
Artık çözecek bir şeyin yoktur ve sadece çok çalışman ve kağıt üzerinde çözdüğün ‘o problem’i sakince ve teker teker hayata geçirmen kalmıştır.
O yüzden bu SWOT işini bir tablo doldurma egzersizi gibi değil de, bir ‘kendinle masaya oturma’ anı gibi görmek gerekir bence.

Kâğıdın başına geçip dört kutu çizmek işin en kolay kısmıdır; ama asıl önemli ve belki de zor olan, o kutuların içine doğruları yazmak için ne kadar dürüst ve ne kadar akıllı çalıştığındır.
Kimsenin seni zorlamadığı, kimsenin seni ölçmediği ve kimsenin senden hesap sormadığı ve sormayacağı bir yerde, sadece ve sadece kendi gerçeklerini çalışıp önüne dökersen, yolun büyük bir bölümünü de zaten kat ettin demektir.
Bazı insanlar daha bu aşamada vazgeçer bu işten; bazılarıysa vazgeçmiyormuş gibi yapıp kendini oyalar; çünkü zayıf yanlarını yazmak pek de kolay değildir bazıları için.
Hele ki yıllardır ‘güçlü olmak’ zorunda hissetmişsen, kabul etmek bile zor olabilir bunu.
Ama şunu net olarak söyleyebilirim ki görmezden gelinen zayıflıklar yok olmazlar, sadece ileride size daha pahalıya patlarlar; bilesiniz.
Bir başka sık yapılan hata da fırsatlarla hayal kurmayı birbirine karıştırmaktır; çünkü SWOT’taki fırsat, ‘Olsaydı ne güzel olurdu’ demek değil, ‘mevcut koşullar içinde gerçekten erişilebilir olan imkânlardır’ aslında.
Eğer bunu doğru okumazsanız, enerjinizi de yanlış yerlere harcamış olursunuz.
Risk tarafında da benzer bir durum vardır.
Riskten kaçmak başka bir şeydir, riski inkâr etmek bambaşka bir şey.
SWOT, risklerinizi ortadan kaldırmaz ama sizi o tespit ettiğiniz risklere karşı hazırlıklı hâle getirir; tabii eğer gereklerini yaparsanız.
Hızlandırır, sakinleştirir, özgüvenli kılar
Yıllar içinde şunu gördüm:
‘Kendine dürüst kalarak’ yapılan bir SWOT analizi, insanı hem hızlandırıyor, hem sakinleştiriyor hem de daha bi özgüvenli kılıyor; genelde bana böyle oldu.
Hızlandırıyor, çünkü ne yapacağımı daha net görebiliyorum ve içim rahat oluyor.
Sakinleştiriyor, çünkü neden yapamadığımı anlamaya başlıyorum ve bu beni rahatlatıyor.
Ve bu durum insana başka bir tuhaf özgüven veriyor.
Aslında bu, sonuçtan bağımsız bir özgüven ama çok sağlıklı.
Bazen yaptığımız işlerde, ya da kariyerimizde, ya da hayatımızın bir döneminde, hani takılıp kalırız ya…
Hani aynı şeyleri tekrar tekrar dener, aynı sonuçları tekrar tekrar alır ve bir noktadan sonra suçu ya zamana ya koşullara ya da başkalarına atarız ya…
SWOT, işte tam burada insanın elinden bir bahaneyi alabilir.
Ben kendi hayatımda hep şunu deneyimledim; SWOT’u gerçekten ciddiye aldığım her an (neredeyse her zaman) bazı kapılar kapansa da canım daha az acıdı.
Çünkü o kapının zaten kendisine ait olmadığını önceden görmüş oluyor insan ve ben görmüştüm.
SWOT yapmadan tuvalete bile gitmem
Yakın dostlarımın iyi bildiği ve çok kullandığım bir söz oluştu seneler içinde.
“SWOT yapmadan tuvalete bile gitmem abi.”
Bu yüzden, içimden gelerek yaptığım zamanlarda da, Mahmut abiden öğrendiğim kağıt-kalem hâliyle de şunu söyleyebilirim ki bu SWOT, bazen hiç planlamadığım yollar bile açtı bana.
Tesadüf müydü? Bence değildi; sadece ve sadece doğru noktalara bakmaya başlamıştım o kadar.
O yüzden özellikle gençlere, “Olmuyor” diyenlere, ya da bir süredir yerinde saydığını hissedenlere şunu söylemek isterim ki…
Mesele her şeyi doğru yapmak değil.
Mesele, ‘neyi boş yere zorladığını’ fark etmek.
SWOT analizi işte tam da bu işe yarar.
Sizi pohpohlamaz ama yere de vurmaz.
Olduğunuz yerden ve olduğunuz hâlinizle konuşur sizinle.
Durup bakmak, yazmak ve yazdıklarını gerçekten ‘kendin için yazmak’…
- Ben neyim?
- Ne değilim?
- Nerede iyiyim, nerede zorlanıyorum?
- Burası benim acaba gelişmem gereken bir alan mı, yoksa bana ait olmayan bir oyun mu bu?
- Hangi riski bilerek alıyorum, hangisinden kaçıyorum?
Bu soruları ve cevaplarını hayatın her alanında kullanabilirsiniz.
Milyonlarca dolarlık bir işte de, basit bir düzenekte de; iş hayatında da, ev hayatında da; eşinizle de, çocuklarınızla da; dedim ya gerekirse tuvalet esprisi bile yapılabilir, yeter ki kullanın bu SWOT’u.
Evet bazen soruların cevabı hoşunuza gitmeyecektir.
Ama şundan emin olabilirsiniz ki cevaplarınız gerçekse çıkacağınız yol da gerçek olacaktır.
Belki de mesele her zaman kazanmak değil, yanlışta ısrar etmemek olabilir.
Analizi yapın ve durumunuzu görün derim.
Doğru bir teşhis ve sakin bir tedavi planı, bence iyileşeceğimizin de ışığıdır.
————
Geçen haftaki yazıma gelen ve ağırıma giden bir nota, elimden geldiğince nazik bir cevap:
Parayı hayatın tek ölçüsü hâline getiren bakışların ortak bir yanılgısı olduğunu düşünüyorum.
Kendisini çok ‘gerçekçi’ sanan bu zihniyet, çoğu zaman karmaşık bir dünyayı anlamaya çalışmak yerine, onu bilerek basitleştirmeyi tercih eder.
Hayatı yalnızca parayla açıklamak derinlik değil, kolaycılıktır.
Evet, para güçlü bir araçtır; bunu inkâr etmiyorum.
Ama onu tek referans noktası hâline getirdiğiniz anda, parayla ölçülemeyen şeylerle yüzleşmekten de bilinçli olarak kaçmış olursunuz.
Kendisinden fazla parası olanı ‘yolunu bulmuş’, kendisinden az parası olanı da ‘beceriksiz’ sayan bu bakış, aslında yaşamayı değil, kendi konfor alanını savunur.
Parayla her şeyin satın alınabileceğini düşünenler de zaten çoğunlukla ‘paranın satın alamadıkları’ için savaşmayı hiç denememiş ve tatmamış olanlardır.
Bu yüzden parayı ‘tanrının küçük kardeşi’ gibi yüceltenler, farkında bile olmadan aslında insanın kıymetini küçültürler ve sonunda da insan hayatının değerini bankadaki rakamlarla karıştırmaya başlarlar.
Özetle demem o ki;
Ben “Benim dünyam büyük, sizinki küçük” demiyorum.
Ben, ‘dünyayı bilerek küçültmeyi tercih ettiğinizden’ söz ediyorum.
Anlayana.