İlk bakışta kusursuz bir ahlaki pusula gibi görünen empati çağrısı, aslında içinde tehlikeli bir paradoksu barındırıyor.
Empati çağrısı çoğu zaman yapısal/sosyolojik sorunları bireysel/psikolojik sorunlar gibi görmenin bir neticesidir.
İşçilerin ağır çalışma şartlarını veya bir azınlığın uğradığı ayrımcılığı sadece empati üzerinden tartışmak, meseleyi bir duygusal bağ kurma problemine indirger.
Oysa burada ihtiyaç duyulan duygusal bağ değil, ilkeli bir adalet anlayışıdır.
Modern toplumun işleyişi kişisel duygulara değil, evrensel normlara dayanmalıdır.
Bir haksızlık karşısında “Zarar uğrayan kişinin yerinde olsaydım ne hissederdim?” diye sormak yerine “Bu durum insanlık onurunu zedeliyor mu veya evrensel hukuk kurallarına aykırı mı?” diye sormak, bizi çok daha sağlam bir zemine taşır.
Empati kişisel ilişkilerde kıymetli bir yetenek olabilir ancak toplumsal adalet söz konusuysa yetersiz, hatta çoğu zaman yanıltıcıdır.
İhtiyacımız olan şey, geçici bir duygu ortaklığı kurmak değil; adaleti duyguların değişkenliğinden kurtarıp sarsılmaz bir etik duruşa dönüştürmektir.