Uyuşturucu kullananlar, mahrem ilişkileri manşetlere taşınanlar, özel yazışmaları ifşa edilenler… Bunlar kamu yararıyla hiçbir ilgisi olmayan teşhirlerdir. Gazetecilik, bireyin mahremiyetini koruyarak kamu yararını gözettiğinde anlamlıdır. Oysa bizde çoğu zaman ‘haber’ adı altında yapılan şey, insanların hayatlarını teşhir etmekten ibaret. Üstelik daha da vahim olan, bu bilgi ve adli makamlara söylenen ifadelerin bazı isimlere anında ulaşması…
(…)
Gazetecilik, sansasyon yaratmak için insanların özel hayatını teşhir etmek değildir. Gazetecilik, kamu yararını gözeterek gerçeği aktarmaktır. Bir siyasetçinin yolsuzluğu, bir kamu görevlisinin görevi kötüye kullanması elbette haber değeri taşır. Ancak bir bireyin özel yazışmalarını yayımlamak, onun mahrem ilişkilerini manşetlere taşımak, yalnızca etik ihlal değil, aynı zamanda hukuki suçtur.
Bu aralar bazı köşe yazarları, ‘haber özgürlüğü’ bahanesiyle insanların en mahrem alanlarını ifşa ediyor. Oysa basın özgürlüğü, bireyin özgürlüğünü yok sayarak var olamaz. Basın özgürlüğü, özel hayatın gizliliğiyle birlikte anlamlıdır.
Bugün özel hayatı ifşa edilen insanlar, yalnızca hukuki süreçlerle değil, sosyal linçle de karşı karşıya kalıyor. İtibarları zedeleniyor, aileleri zarar görüyor, psikolojik olarak yıpranıyorlar. Medyanın bu hoyrat tavrı, bireyleri yalnızca mağdur etmiyor; aynı zamanda toplumun medyaya olan güvenini de yok ediyor. Gazetecilik, güven üzerine kurulu bir meslektir. Güven kaybolduğunda, basın özgürlüğü de anlamını yitirir.
Bugün medyada gördüğümüz ‘çarşaf çarşaf’ ifşalar, gazeteciliğin kara lekesidir. İnsanların özel hayatını teşhir etmek, basın özgürlüğü değil, mahremiyetin gaspıdır. Gazetecilik, bireyin mahremiyetini koruyarak kamu yararını gözettiğinde topluma hizmet eder. Aksi halde, yalnızca sansasyon üretir, güven kaybına yol açar ve suçtur.