Biz Türkler eti, büyük parçalar halinde mangal üstünde pişirip yemeyi sevmeyiz. Buna rağmen büyük kentlerimizde adım başı “Steak House” açılır durur. Halbuki büyük kentlerde de bu tür yarı pişmiş eti yiyen müşteri sayısı pek fazla değildir.
Onun için sık sık el değiştirirler veya kapanırlar.
Şefler ve “Gurme” yazarlar, her fırsatta, “Şu Türk halkı et yemeyi bir türlü öğrenemedi. Çiğ diye eti geri gönderip, biraz daha pişmesini istiyorlar. O zaman da lezzeti kaçıyor!” diye Türk et yiyicilerini aşağılarlar. Bu serzenişte kendilerini övme, karşı tarafı ise bir aşağılama çabası vardır.
Bu eleştiride Türk halkının et yeme alışkanlığı göz ardı edilir halbuki.
Aslında biz Türkler, etin en çok kıyma halini severiz. Kıymadan yapılan köfte, baş tacımızdır. Onu sevmeyen yok gibidir. Yanında acılı turşu, bol zeytinyağlı, sirkeli, yumurtalı piyaz bulunan köfte, tek başına bir ziyafet yemeğidir.
Kentlerimiz kıran kırana köfte yarışı yaparlar.
Tencere yemeklerimizin değişmez lezzet katıcısı da kıymadır.
Örneğin karnıyarığın! Patlıcan ve kıymanın büyük aşkı!
Zırh ile kalın doğranmış etin, şişe geçirilip, kebaba dönüşmüş haline kim hayır diyebilir ki! Kısaca kebap dediğimiz bu muhteşem yemek, tam bir ustalık eseridir. Zırhı kullanmak, yağ oranını ayarlamak, biberini, maydanozunu kıvamında katmak, şişe düzgün takmak, ocağın üstünde suyunu kaçırmadan kızartmak her babayiğidin harcı değildir. Onun için her kebap aynı lezzette olmaz.