Türkiye tarımı uzun yıllardır aynı cümlelerin gölgesinde tartışılıyor: Potansiyelimiz yüksek, coğrafyamız çok uygun, Dünyanın sayılı üreticilerindeyiz. Doğru. Ancak eksik. Çünkü mesele artık potansiyel değil, performans meselesi halini almış durumda. Ve ne yazık ki tarım sektöründe performans, son yıllarda potansiyelin oldukça gerisinde.
Bugün tarım, Türkiye ekonomisinin yaklaşık yüzde 6–7’sini oluşturuyor. İstihdamdaki payı hâlâ yüksek, ancak katma değeri düşük. En çarpıcı tablo ise büyüme rakamlarında görülüyor: Ekonomi büyürken tarım daralıyor. Yani tarladaki üretici, genel refah artışından pay alamıyor. Bu durum tesadüf değil; bence daha ziyade yapısal bir tercihin sonucunda gelinen nokta.
Tarımda bir diğer halkayı ihracat oluşturuyor. Türkiye tarım ihracatında 30 milyar dolar bandını aşmış durumda. İlk bakışta olumlu görünse de detaylara inildiğinde tablo değişiyor. İhraç edilen ürünlerin önemli bir kısmı ham ya da düşük işlenmiş ürünlerden oluşuyor. Katma değer, markalaşma ve raf hâkimiyeti ise bir hayli sınırlı. Yani biz fındığı, buğdayı, pamuğu gönderiyoruz; çikolatayı, makarnayı, tekstili daha pahalıya geri alıyoruz.
Türkiye tarımı güçlüdür. Ama gücünü kullanabilmesi için artık ezber cümlelere değil, cesur politikalara ihtiyaç var.