Asgari ücret, en basit tanımıyla, iş gücünün yeniden üretimi için gerekli olan maliyetin alt sınırını yasal olarak belirleyen ücreti ifade eder. Bu sınır, işverene, işçinin ürettiği değer ile kendisine ödenen ücret arasındaki fark olan artı değeri (sömürüyü) yasal bir çerçevede kâr olarak realize etme olanağı sağlar.
Bu yönüyle asgari ücret, işçinin çalışma ve yaşam koşullarını yasal güvence altına almaktan çok, sefaletin ve emek sömürüsünün ‘asgari’ ölçüye indirgenerek kurumsallaşması anlamına geliyor. Ancak bu temel çelişkiye rağmen, asgari ücret uygulaması işçiler için hayatta kalmanın en kritik güvencesi olmayı sürdürüyor.
Türkiye gibi işsizliğin ve iş gücü bolluğunun yaşandığı ülkelerde, asgari ücret olmasa, işverenler maaşları işçinin zar zor geçineceği seviyenin bile altına çekebilir. Türkiye’de yıllardır tam da böyle bir durum yaşanıyor. Asgari ücret yasal sınır olmasına rağmen, resmi asgari ücretin altında çalışan milyonlarca işçi var.
Asgari ücret, bir yandan işçinin alım gücünü ve yaşam standartlarını doğrudan belirleyen bir araçken, diğer yandan toplumsal ücret ortalamasını yukarı çekme potansiyeli taşıyan en temel ekonomik etkenlerin başında geliyor. Bu kritik önemi nedeniyle asgari ücret, ‘en büyük toplu sözleşme’ ifadesinin hakkını verircesine işçi sınıfı mücadelesinin en merkezi ve kritik gündem maddesi olmayı sürdürüyor.