Gılgamış Destanı, MÖ 2100 civarında yazılmış, “ölüm” ve “anlam arayışı”nı konu edinen en eski edebi eserlerden biri olarak, insanın varoluşsal sorularla mücadelesini yansıtırken günümüz dünyası, kavramların sisli bir pistte kendi anlamları dışında anlamlara dönüştüğü bir arenada insanların sanal boğalarla dövüştüğü zamanlara döndü.
Bu kavram karışıklığının psikolojik bedeli ağır. Gençler kimlik krizi yaşıyor; çünkü “ben” dediğimiz şey sürekli değişen bir akış haline geldi. Sosyal medya “mükemmel hayat” illüzyonu sunarken depresyon ve anksiyete rekor seviyelere ulaştı. Influencer’ların intiharları bunun en trajik göstergesi. “Mutluluk” başarı ve tüketimle eşleştirildi; sahip oldukça mutlu olunacağı vaadi, sürekli bir tatminsizlik döngüsü yarattı.
Eğitim sistemleri de bu kaostan nasibini aldı: Online öğrenme derinliği öldürürken, çocuklar “arkadaş” ile “takipçi”yi, “öğrenme” ile “ezber”i karıştırır oldu. Peki bu sisli labirentten çıkış var mı? Evet, ama kolay değil. İlk adım farkındalık: Kavramların nasıl manipüle edildiğini görmek. Eleştirel düşünme ve medya okuryazarlığı eğitimi şart. Okullarda felsefe ve mantık dersleri çoğaltılmalı; gençler kavramları sorgulamayı öğrenmeli. Toplum olarak ortak bir dil arayışına girmeliyiz; Orwell’ın 1984’ündeki gibi “savaş barıştır” demagojisine karşı net tanımlar koymalıyız.
Teknoloji şirketlerinden şeffaflık talep etmeli, algoritmaların nasıl çalıştığını anlamalı. Bu çağ, kavramların en çok istismar edildiği, aynı zamanda en çok özgürleştirici potansiyele sahip olduğu bir dönem. Sis perdesini aralamaksa bizim elimizde. Eğer pusulamızı –eleştirel aklımızı– yeniden kalibre edebilirsek, kavramları tekrar netleştirebilir, gerçekliği yeniden inşa edebiliriz. Aksi takdirde, bu karışıklık bizi daha derin bir kaosa sürükleyecek.