Bugün ‘barış karşıtları’ dediğim kesimlerin yığınsal çokluğunu kendilerini sol, sosyalist, demokrat, liberal, milliyetçi, müslüman, seküler olarak ifade eden, özün de ise Kürdün ölüsünden başka bir şeye razı gelmeyen Kemalist kesimlerden oluşmaktadır.
Bunların karşı çıktığı şey, çoğu zaman sanıldığı gibi yalnızca bir masa, müzakere ya da diplomasi girişimi değildir. Onların asıl itirazı, barışın beraberinde getireceği dönüştürücü siyasal sonuçlaradır. Adaletin talep edilmesine, geçmişle yüzleşilmesine, eşit yurttaşlık zemininde yeni bir toplumsal sözleşmenin kurulmasına, Kürtçe’nin yasal tanınırlığına karşılar.
Çünkü barış, çatışmanın üzerini örten bir suskunluk değil; tam tersine, hakikatin konuşulmasını, sorumluluğun paylaşılmasını ve güç ilişkilerinin yeniden dağıtılmasını zorunlu kılar. İşte bu nedenle barışkarşıtları, barışın kendisinden önce barışın doğuracağı özgürleşme ihtimalinden korkarlar.
Onları rahatsız eden, savaşın sona ermesi değil; savaşın sona erdiği bir dünyada artık eskisi gibi hükmedemeyecek olmalarıdır. Bu yüzden barışa yönelik itirazları, çoğu zaman ‘güvenlik’, ‘ulusal çıkar’ veya ‘bekâ’ söylemlerinin ardına gizlenmiş bir politik imtiyaz savunusundan ibarettir: Barış, onların sürdürmekte ısrar ettiği iktidar rejimine uymayan bir hakikat üretir — tam da bu yüzden hedef alınır.
Barış karşıtları, barışın mümkün kıldığı yeni bir toplumsal düzen ihtimaline karşılar. Devlet merkezli yurttaşlık anlayışının çözülmesine, çoğulculuğun kurucu bir ilke haline gelmesine, eşitlenmiş bir kamusal alanın ortaya çıkmasına…
Kısacası, barışın zorunlu kıldığı dönüşüm ve yeniden inşa süreçlerine karşılar.