13 ayını geride bırakan süreçte Demirtaş hakkındaki AİHM kararının uygulanması dahil en küçük bir adım bile atmayan Saray rejimi, desteklediği HTŞ yönetimi ile birlikte Suriye’deki Kürtlerin varlığını ve kazanımlarını bir tehdit olarak görmeye devam etmekle kalmıyor, bunları ortadan kaldırmaya yönelik tehditlerini de sürdürüyor. Öte yandan da Kürt hareketi cephesinden bu politikaya karşı yapılan her açıklama ‘süreci sabote etme girişimi’ olarak kodlanıyor.
Mesela 11 Temmuz’da PKK’nin silah yakma törenine katılan grubunun başında yer alan KCK Eş Başkanı Besê Hozat’ın “Af değil, özgürlük yasaları istiyoruz” demesi ve ‘Kürt kimliğinin tanınması’ yönünde taleplerde bulunması, Saray rejimi ve medyasına göre ‘sürece yönelik bir sabotaj girişimiydi’. Aynı şekilde Öcalan ile görüşen Meclis heyetinde yer alan DEM Parti Grup Başkan Vekili Gülistan Koçyiğit’in de iktidarın süreç konusunda sürdürdüğü politikayı eleştirmesi ve Öcalan’ın SDG’nin tasfiye edilmesi beklentisine karşı yaptığı değerlendirmeleri açıklaması da ‘sürece yönelik ayrı bir sabotaj girişimiydi’.
Saray rejimi ve kader birliği yaptığı tekelci burjuva gericilik için sürecin sınırları, bölgesel çıkarları ve iç politik hesapları tarafından belirleniyor. Ancak bu çıkarlar doğrultusunda ABD emperyalizminin politikalarına bağlılık yönünde yeni adımlar atılmasına rağmen bölgedeki güç dengeleri SDG’nin tasfiyesi başta olmak üzere bu hesap ve beklentilerin gerçekleşmesini zora sokuyor.
Bu nedenle süreç uzadıkça baştaki ‘olumlu hava’ yerini Saray rejiminin hesapları ve Kürtlerin ulusal-demokratik beklentileri arasındaki gerilime ve bu gerilim sonucu olarak da yeni operasyon tehditlerine bırakıyor. Bir demokrasi (Suriye ve bölge bağlamında ayrıca bir barış) sorunu olan Kürt sorununun yeniden şiddet sarmalına sürüklenmesinin önüne geçilmesi ve sürecin iktidarın hesaplarından kurtarılması bakımından öncelikle demokrasi güçlerinin birbirleriyle uğraşmak yerine ortak mücadeleyi geliştirmeye yönelik bir tutum ve anlayışla hareket etmesi gerekiyor.