Teknoloji altında beden bir araç, optimize edilmesi gereken bir sistem, performans verisi üreten biyolojik bir makine gibi konumlanıyor. Bu durumda beden artık benimle birlikte var olan değil, benden talepte bulunan bir ‘iş ortağı’na dönüşüyor. Uyku verileri, adım sayıları, üretkenlik uygulamaları, kalori takibi… Beden, öznenin bir parçası olmaktan çıkıp bir projeye dönüşüyor. Bu da kişide “Tam değilim”, “Eksik çalışıyorum”, “Optimize edilmemişim” hissini besliyor. Varoluşçu felsefenin dikkat çektiği ‘eksik insan’ tanımı günümüzde bir sendromun adı olabilir mi? Bu terim teknik bir psikolojik tanı değil ama felsefi bir fenomen olarak çok anlamlı olabilir: “Eksik insan sendromu.”
Nietzsche’ye göre insan, ontolojik olarak ‘tamamlanmış’ bir varlık değildir; oluş halindeki bir varlıktır. Bu yüzden Nietzsche’nin gözünde insan zaten yapısal olarak eksiktir ama bu eksiklik bir kusur değil bir potansiyel alanı ifade eder.
Tarif etmeye çalıştığım ‘eksik insan sendromu’, Nietzsche okumasıyla günümüze şöyle bağlanabilir: Teknoloji yeni bir ahlak sistemi üretir; performans ahlakı. Nietzsche’nin sürü morali bugünün dünyasında şu biçimi alır: üretkenlik kültü, verimlilik etiği, kendini optimize etme mecburiyeti, kusursuzluk baskısı. Bu da Nietzsche’nin söylediği gibi kişinin kendi bedensel içgüdülerinden koparak ‘kendine yabancılaşmış bir varlık’a dönüşmesine işaret eder. Nietzsche “İnsan, kendi içgüdülerinin yönlendirmediği an hasta olur” der. Teknoloji çağında insan içgüdü değil algoritma tarafından yönlendiriliyor. Bu Nietzsche’nin ‘hasta toplum’ kavramıyla örtüşür.
Teknoloji ilerledikçe insan kendi içgüdüsel rehberliğine daha az güveniyor. Bu ise tam Nietzsche’nin tarif ettiği ‘içgüdülerin suskunluğu’na denk düşer.