Michel Foucault, toplumsal olanın kendiliğinden ve doğal bir kavram olmadığını ve toplum fikrinin iktidar tarafından üretilen söylemsel bir kategori olduğunu söyler. Ona göre söylem, hakkında konuştuğu olguları bizzat inşa eder. Böylelikle modern toplum dediğimiz şey de doğal bir kolektif değil, bireyleri düzenleyen, organize eden bir disiplin mekanizması olarak gelişir.
Sanayi devrimiyle birlikte egemenlik sınırları içinde kalan nüfusu disipline etmek için kullanılan ulus devlet modelinin ‘toplum’ fikrinden, küreselleşme sürecine geçiş farklı bir inşa sürecini gerektiriyordu. Ulrich Beck “Toplum artık ulusal sınırlar içerisinde tanımlanamaz. Sınırları aşan riskler ve süreçler ulus-toplum fikrini geçersiz kılmaktadır” derken; akışkan modernitenin savunucusu Zygmunt Bauman ise “Küreselleşen toplum artık katı bir birlik değil; parçalı, geçici ve çözülmüş bir birliktelik” ifadesini kullanıyordu.
Yeni tekno-endüstriyel dünyanın toplum olgusu şimdilerde yeniden şekilleniyor. Doğmakta olan şey ise net: Üretimi robotlara, yapay zekaya bırakan; ekonomisi ve tüketim alışkanlıkları platform imparatorluklarınca şekillenen; özel alanı tamamen veri ve algoritma lordları tarafından işgal edilmiş; bedenen ve zihnen tutsak edilerek sürüleştirilmiş lakin sürüde olduğunun farkındalığını da yitirmiş bir prangalılar topluluğu olarak ‘yeni toplum’. İçine daldığımız bu yeni tekno-feodal dünyada ‘toplum’ artık ne devlet mekanizmalarının, ne de liberal kapitalist dünyanın efendisi olan piyasaların etki alanında. Üçüncü güç, yani veri sistemleri ve platformların egemeni tekno oligarklar, toplumun yeni mimarları olarak artık sahnedeler.