Kürt tarafı sürece şüpheyle bakılmasını, sürecin doğrultusunun ve bu kapsamda atılan/atılmayan adımların eleştirilmesini ‘barış istememek’ olarak etiketliyor. Cumhur ittifakı bileşenlerine göre ise sürecin eleştirilmesi ‘devlet politikası’na karşı çıkmak demek.
Bu kutsallaştırma stratejisi kendisini en net şekilde MHP liderinin süreci eleştirenleri “Anaların ağlamasını isteyenler” olarak tanımlamasında gösterdi. Biz benzer sözleri DEM parti tarafından duymaya alışmıştık: “İstiyorlar ki Kürdün anası hep ağlasın”.
Eğer öyleyse, yani bu ‘siyaset üstü süreç’, İmralı’nın muhatap alınması, örgütün dağıtılması ve Anayasa’daki bir-iki maddede değişiklik yapılmasından ibaretse, o zaman şu sorunun sorulması meşru değil mi: Kürt sorunu var mıdır, yok mudur? Eğer varsa, silahların susması ve Anayasa’nın 66. maddesindeki Türk vatandaşlığı ifadesinin bükülmesiyle, bu arada belki birkaç ümmetçi jestin de ilave edilmesiyle çözülecek bir sorun mudur?
Bu soruları soracağız. Çünkü siyasal ve toplumsal yaşamı doğrudan etkileyen hiçbir konu siyaset ya da ideoloji üstü değildir. Her türlü ‘kutsallık’ kılıfının reddedilmesi, meselenin politikleştirilmesi tartışmanın bir önkoşuludur.
Diyelim ki bu mesele gerçekten ‘devlet aklıyla’ formüle edilmiş bir ‘devlet politikası’ olsun. Bu çok yanlış da değil. Ama şu farklı yaklaşım kritik: ‘Devlet aklı’, ‘devlet politikası’ da tarihseldir; bir sürekliliği olsa da mutlak bir sabit değildir, devleti elinde tutan erk sahipleri tarafından yeniden şekillendirilir. Daha önemlisi ‘aklı’ olduğu söylenen devletin bir sınıf karakteri ve buna bağlı olarak şekillenen bir ideolojik-siyasal kimliği vardır. Bugün de öyle.