İstanbul Valiliği’nin sahipsiz köpeklere yönelik “kontrollü besleme yasağı” getiren genelgesi, sokak hayvanları için yıllardır toplatma, kısırlaştırma meselesi üzerinden süren tartışmayı, başka bir boyuta taşıyacak gibi görünüyor.
İstanbul Valiliği’nin yayınladığı genelge, sadece “belirli alanlarda besleme yapılmamasını” söylüyor; ancak bu alanların dışındaki kamusal alanların nereleri kapsadığı, hayvanların nerede ve nasıl besleneceği, uygulamanın pratikte nasıl işleyeceği konusunda açık bir çerçeve sunmuyor. Böyle olunca da vatandaşın aklında doğal olarak aynı soru beliriyor: “Bu köpekler nerede ve neyle beslenecek?”
Türkiye’de sokak hayvanlarının hikâyesi, yalnızca “kamu güvenliği” başlığıyla sınırlanamayacak kadar köklüdür. Osmanlı döneminden bu yana Anadolu şehirlerinin neredeyse tamamında sokak köpekleri ve kedileri mahalle yaşamının doğal unsuru olmuştur.
Sokak hayvanları, özellikle büyük şehirler için, insanların birbirine temas etmesini sağlayan nadir sosyal bağlardan birini oluşturur. Bir kap mama koymak yalnızca bir hayvanı beslemek değildir; aynı zamanda toplumun merhamet refleksini canlı tutan bir ritüeldir.
Sonuç olarak mesele yalnızca bir idari yasak meselesi değildir.
Bu, Türkiye’nin yüzyıllardır kurduğu bir kültürel ilişkiyi, mahalle dayanışmasını, merhamet pratiklerini ve şehir hafızasını ilgilendiren bir karardır.